Ada'ya sanatsal bir bakış: Toplumsal hafıza ve uzlaşı arayışı
Kıbrıs Harekâtı geçen aylarda 50’nci yılını geride bıraktı. Ada üzerine çalışmaları olan Kıbrıs doğumlu sanatçı Sümer Erek, sanatı estetik ifade biçimiyle beraber toplumsal hafıza ve uzlaşı arayışı olarak da görüyor.

Semiha Durak
Sınırlar tarihin yara izleridir, son yıllarda sıklıkla karşıma çıkan bir metafor oldu. Sınırların yalnızca topografyayla ilgili bir terim olmadığını, politik çıkar ve çatışmalarla örülmüş bir geçmişin getirdiği acıları ve izleri taşıdığını ne güzel anlatıyor. Hem bireysel hem de toplumsal hafızadaki etkilerini anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor.
Dünya tarihinin en yaralı sınır örneklerinden biri de Kıbrıs. Bu yıl, Kıbrıs Harekatı’nın 50. yıl dönümü ve yarım yüzyıldır süregelen bölünmüşlük, adanın yalnızca haritasını değil, kimliğini ve toplumsal hafızasını da şekillendirdi.
Bir zamanlar Britanya kolonisi olan ada, 1960 yılında bağımsız bir cumhuriyet olmuş; ancak, devam eden yıllar Türk ve Yunan toplulukları arasında etnik çatışmalarla geçmişti. İngiliz fotoğrafçı Don McCullin’ın karelerinde ölümsüzleşen bu çatışmalar, 1974 yılında Yunan destekli bir darbe ve ardından Türkiye’nin Kıbrıs harekâtına zemin oluşturmuştu. Sonuç olarak ada, kuzey ve güney olarak ikiye bölündü ve o günden bugüne Birleşmiş Milletler Tampon Bölgesi, adanın ortasında bir yara izi gibi uzanıyor.
Kıbrıs meselesi, yalnızca adanın değil, Türkiye’deki siyasi geçmiş ve toplumsal dinamiklerin de bir parçası ve olmaya devam ediyor. 1974 Kıbrıs Harekâtı ile yükselen milliyetçi dalga, Türkiye’nin iç politikasında da önemli kırılmalara yol açmıştı.
Bu tarihi ve siyasi bağlamda, Londra’da yaşayan, Kıbrıs doğumlu sanatçı Sümer Erek ile bir araya geldik. Sanatçı, tarih boyunca çatışmaların ve travmaların hem bireysel hem de toplumsal hafızada derin izler bıraktığını vurguluyor. Biz de bu izleri takip ederek, Kıbrıs özelinde kimlik, aidiyet, direniş ve sanatın dönüştürücü gücünü konuştuk. Erek, şu anda, Avrupa sömürgeciliğinin kültürel kimlikler üzerindeki etkisini inceleyen üç yıllık bir sanat ve kültürel miras projesi olan Contested Desires: Constructive Dialogues (Tartışmalı Arzular: Yapıcı Diyaloglar) kapsamında çalışmalarını sürdürüyor. Bu programın sunduğu evrensel platformda, kolonyalizm bağlamında Kıbrıs’a yeniden bakarak miras, kimlik ve aidiyet konusunda, sınırların ötesine geçen bir diyalog başlatmak istediğini anlatıyor. Projeden bahsederken heyecanı gözlerinden okunuyor. “Benim için bu program, Kıbrıs’ın hikâyesini yerinden edilme ve direnmenin evrensel hikâyeleriyle bağlamak için iyi bir fırsat. Tarih boyunca birçok kültürün deneyimlediği sömürgeciliğin bugün kimliklerimizi nasıl şekillendirdiğini görmek önemli” diyor.
Kıbrıs tarihinin sanatını nasıl etkilediğini soruyorum. “Sanat, farklı bakış açılarıyla etkileşim kurmanın ve genelde dile getirilmeyenleri ele almanın bir yolu. Benim için yerinden edilme ve bölünmenin ortasında hem kişisel hem de kolektif bağlar bulmakla da ilgili. Kıbrıs’ın tarihi, kültürel çeşitliliği ve toplumsal dinamikleri, sanatıma sürekli ilham veriyor” diye yanıtlıyor. Kayıplar, aidiyet ve kimlik gibi temaların yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda kişisel bir sorgulama sürecinin merkezinde yer aldığını anlatıyor. “Bu temalar, eserlerimin hem geçmişi anlamlandırmasını hem de toplumsal bağların yeniden inşa edilmesine katkıda bulunmasını sağlıyor” diyor. Daha önce yer aldığı Lefkoşa Yeşil Hat projesinden söz ediyoruz. Sınırlar ve bölünmeler üzerine derin bir düşünme alanı yaratan, sınırların yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal hafıza ve kimlik üzerindeki etkilerini de sorgulayan bir çalışma olduğunu anlatıyor. Bu projede yer alan Duvarlar Arasında - Ev Düşlemek adlı çalışmasının, “ev” kavramını yeniden tanımladığını anlatıyor:
“Ev sadece fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda kimlik ve aidiyet duygusunu besleyen bir yapıdır. Sergide kullandığım malzemeler—geri dönüşüm kâğıtları, palmiye yaprakları ve eski ahşap paneller—tamamlanmamış bir evin hem bireysel hem de toplumsal hafızada nasıl bir anlam taşıdığını yansıtıyor.”
Erek’in çalışmaları sadece geçmişle değil, bugünün gerçekleriyle de hesaplaşıyor. Ekim ayında Kıbrıs’ta, Rüstem Kitabevi’nde sergilenen Takoz/Wedge isimli çalışmasını konuşurken, hem ayrışmayı/ bölünmeyi, hem de dayanıklılığı simgeleyen bu metaforun, Kıbrıs’ın sosyo-politik gerçekliğini yansıttığını anlatıyor. Darwin’in, Türlerin Kökeni eserinde ‘wedge’ metaforunu kullandığını, bundan ilham alıp almadığını soruyorum. Erek, bunu daha önce duymadığını ama bağlantıyı ilginç bulduğunu ifade ediyor. “Takoz da aslında bir anlamda hayatta kalmayı temsil ediyor. Kıbrıs’ta bölünmenin bir sembolü ama aynı zamanda barışın, ne kadar kırılgan olsa da kalmasını sağlayan şey. Çatışmalı koşullarda bile uyum sağladığımızı yansıtıyor” diyor.
Takoz yalnızca fiziksel bir sanat eseri olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir tartışma platformu olarak da dikkat çekiyor. Sergi mekânı olarak Lefkoşa’daki Rüstem Kitabevi’ni seçmesinin nedenini soruyorum. Bu mekânın toplulukları bir araya getiren bir alan sunduğunu belirtiyor ve “Bu sergi, yalnızca bir sanat projesi değil, aynı zamanda bir tartışma ve diyalog platformu oldu. İnsanların farklı bakış açılarıyla bir araya gelmesini sağladı,” diyor. Açılış öncesindeki performanstan söz ediyoruz. Performansın gerçekleştiği Sarayönü Meydanı’nın, Lefkoşa’nın kalbinde yer alan ve tarih boyunca birçok siyasi protestoya, yürüyüşe sahne olmuş bir alan olduğunu anlatıyor. “Performans, Türkçe, İngilizce ve Yunanca olmak üzere üç dilde ‘Takoz’ yazan bir pankartın açılmasıyla başladı ve sembolik bir yürüyüşle Rüstem Kitabevi’nde son buldu. Hem Kıbrıs’ın tarihine hem de bölünmüşlüğe dair güçlü bir mesaj içeriyordu. Bu etkinlik, yalnızca bir sanat açılışı değil, aynı zamanda Kıbrıs’ın toplumsal travmalarını ve bu travmaların sanatsal bir dil aracılığıyla nasıl ifade edilebileceğini sorgulayan bir eylem çağrısı niteliğindeydi,” diyor.
Bu sergi için kullandığı malzemeler ilginç. Kafes yapısını oluşturan mor renkteki çubuklar, aslında 100 yıllık geçmişe sahip yerel bir malzeme olan kamışlardan yapılmış. Sanatçı, bu malzemelerin hikâyesini şu sözlerle anlatıyor: “Bu çubuklar, bir zamanlar Kıbrıslı Türk ve Rum ailelerin birlikte yaşadığı bir evin tavanından söküldü. Bu hem geçmişe bir saygı duruşu hem de Kıbrıs’ta kayıp ve yeniden inşa sürecine dair güçlü bir mesaj taşıyor.”
Erek, Takoz eserinin yalnızca Kıbrıs’a özgü bir hikâye anlatmadığını, aynı zamanda evrensel bir mesaj taşıdığını ifade ediyor. Ona bu çalışmanın diğer çatışmalı veya bölünmüş bölgelerde nasıl yankı bulabileceğini sorduğumda; “Bu eser, dünyanın herhangi bir yerinde sergilendiğinde hem yerel bağlama uyum sağlayabilir hem de evrensel bir mesaj verebilir. Takoz, her coğrafyada farklı anlamlar kazanabilecek bir metafor. Aynı zamanda, eyleme çağıran bir sembol olarak, toplumsal hafızayı ve diyalog arayışını tetiklemeyi hedefliyor” diyor.
Sümer Erek için sanat, yalnızca estetik bir ifade biçimi değil, aynı zamanda toplumsal hafıza ve uzlaşı arayışına hizmet eden bir araç. Ona sanatın bu süreçteki rolünü sorduğumda bir an bile tereddüt etmeden cevap veriyor: “Sanat çözümler sunmaz, ama kapılar açar. Empati ve anlayış için bir alan yaratır. Kıbrıs gibi bir yerde, bu alan iyileşmenin başladığı yerdir.”