Affetmek ve ayrışmak üzerine
Ayfer Tunç’un “Annemin Uyurgezer Geceleri”, pek çok düşünce ile birlikte okuru kendi aile tarihine, kendi unutma ve affetme biçimlerine yeniden bakmaya davet eden hem bireyin hem de toplumun yaralarına derinlikle bakan bir roman.

Hande ÇİĞDEMOĞLU
“İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu. Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu.”
Çoğunluğun mutsuz olduğu, mutlu olmanın tartışmasız gerekliliği ve bunun da ancak bireysel çabalarla gerçekleşeceğine inanılan bir devirde yaşıyoruz. Bireysel gelişimin kolektif bilince aktarılmadığı, dayanışmanın, toplu muhasebelerin ve toplu başkaldırıların itibar görmediği bir devir bu. Bunun için psikolojik temelli iyileşme akımları oldukça rağbet görüyor. Onlarca yılın didinmesi ile ortaya çıkan bilimsel kuramlar, sığ ve hızlı bir şekilde servis ediliyor. Her bünyeye aynı hap, her hastalığa benzer tarifeler. Bu akımlardan biri de aile bağları ve affetmek üzerine. “Affetmek iyi insanların intikamıdır” ya da “Affetmek geçmişi değiştirmez geleceği kurtarır” gibi slogan sözlere rastlamışsınızdır. Ama neden affetmemiz, bunu neden yaptığımız ya da bunu başarıp başaramadığımız konusunda kafalar karışık. Oysa literatürde düşüncelerimizi şekillendirecek pek çok çalışma var.
1913-1990 yılları arasında yaşamış bir psikiyatrist olan Murray Bowen’ın adını taşıyan Bowen’ın Aile Sistemleri Kuramı da bunlardan biri. Bu kuram, aile tarihçesine ve kuşaklararası konulara odaklanması sebebiyle aynı zamanda Kuşaktan Kuşağa Aktarılan Aile Yaklaşımı (Transgenerational Family Approach) olarak da bilinir. Aileden öğrenilen bağlanma kalıplarını anlamak için oldukça parlak bir çalışmadır. İnsan yaşamının en temel özelliğini, bireysellik ve birliktelik gibi iki doğal gücün dengelemesini sağlayan ayrıştırmaya dayandırırken her bireyin ayrışma düzeyinin dereceli ve kendine göre olduğunu savunur. Bu ayrışmaların derinliklerini ve etkilerini incelerken insan, affetme kavramını düşünmeden edemiyor. Tıpkı Ayfer Tunç’un son romanı Annemin Uyurgezer Geceleri’ni okurken deneyimlediğimiz gibi.
Edebiyatı basitçe insanı anlama ve anlatma çabası olarak tanımlarız. Bir okur olarak edebiyatı, iyi vakit geçirmekten çok, insanın düşünce kapılarını araladığı ölçüde değerli bulurum. Çağdaş Türk edebiyatının en usta kalemlerinden biri olan Ayfer Tunç’un son romanını beğenmemin en önemli sebebi de bu olsa gerek. Yazarının alışkın olduğumuz akıcı ve zengin üslubu sayesinde bir solukta okunan bir roman var elimizde. Okuma deneyimini bir solukta olarak tanımlasam da metin, bunu tercih eden okuru derin bir okumaya itiyor. İnsan psikolojisinden, toplumsal cinsiyet kodlarına, yakın ülke tarihinden siyasal olayların sosyolojik yansımalarına kadar zengin bir anlatıya sahip.
Annemin Uyurgezer Geceleri “unutma yetisini kaybetmenin hayatını siyah mermerden yapılmış kaskatı bir levha haline getirdiği" Şehnaz’ın bir nevi muhasebe defteri. Şehnaz, unutamadıklarından oluşan hayatının nasıl bir bütün olduğuna dışardan bakarken bizler kalem kalem tutulmuş bu hesap defterini inceliyoruz. Mali tablo analizi yapmak uzmanlık ister. Oysa bu roman, okuyan herkesin önüne ayrıntılı ama anlaşılır bir tablo çiziyor. Roman karakterlerinin hayatları üzerine tutulan bu katmanlı kayıt, zamana yayılan bir toplumsal panorama etrafında izleniyor. Okuru, bu toprakların zeminine işlenmiş kadınlık durumu, ekonomik, sosyolojik ve kültürel değişimler, iktidar, ilişkiler, aşk ve aile bağları üzerine düşünmeye sevk ediyor. Romanda yer alan aile tarihi, nesilden nesile aktarılan benzerlikler, sırlar, kavgalar, nihayetinde “affetmek” gibi önemli bir kavramın etrafında birleşiyor. Zira romanda karakterler arasında yaşananların gerçek bir affediş mi yoksa bağımlılıktan gelen bir zorunluluk mu olduğunu düşünmemek elde değil.
“Kocaların hayattan erken çekildiği bütün ailelerde olduğu gibi biz üç kuşak kadın, anneanne, anne, torun sımsıkı sarılmış bir yumak gibiydik.”
Az önce bahsettiğim Aile Sistemleri Kuramı’nda geçen “pseudo” kavramı bu düşünceyi şekillendiren bir kavram. Aileleri ile sözde ayrışma yaşayanlar için kullanılan pseudo, kişinin aile içinde bağımsız duruşunu temsil eder. Bu tepkisel ve duygusal tavrı kolaylıkla affetme üzerine de uyarlayabiliriz. Romanda üç kuşak kadının genetik ve deneyimsel benzerliklerine rastlıyoruz. İçinde koca ve baba figürünün eksik olduğu bu hikâyeler, aile bireylerini güçlü bir şekilde birbirine bağlıyor. Şehnaz, annesi Ayhan, anneannesi Şehbal, onun da annesi Esme. Nesilden nesile gizli bir anlaşma gibi aktarılan sırlar, anlaşmazlıklar, çatışmalar, minnet borçları, sınırlar, büyük bir öfkeye dönüşse de bu bağlılığı/bağımlılığı sarsamıyor. Ne Ayhan annesinden ayrışabiliyor, ne de Şehnaz. Anneler kızlarına kendi yaşadığı zorlukların aksini yaşatmak istese de hayat onları benzer deneyimlerle birleştiriyor. Sonunda sırlarla inşa edilmiş bu ilişkilerde her kadın, birbirine o ya da bu şekilde öfke duyuyor. Ancak bunu bastırmak, gizlemek hatta yok saymaya meyilliler. Belki de kendilerini buna mecbur hissediyorlar. Aralarındaki güçlü sevgi ve kader bağı, onlara birbirlerini affetmekten başka seçenek bırakmıyor. Oysa kimse birbirini tam olarak affetmiyor dolayısıyla da tam olarak ayrışamıyor. Kısaca yok saymakla affetmeyi iç içe geçirmiş üç nesil kadın, hayatlarını bastırmaya çalıştıkları isyanlarla geçiriyor.
“Biz uyurgezerler, annem, ben, Eyşan, E., arkadaşlarım, dostlarım, fakültedeki hocalar, Moda esnafı, İstanbul esnafı, Türkiye esnafı, memurlar, işçiler, köylüler, gençler, çocuklar ve kadınlar, bilhassa genç kadınlar hiçbirimiz özgür değildik. Özgür olduğumuzu, özgürlükle aramızda bir duvar olduğunu, istediğimiz zaman bu duvarı bir omuz atıp yıkabileceğimizi sanıyorduk. Şiddetle yanılıyorduk. Özgürlük çok tatlı bir yanılsama, insanın hayal etmekten vazgeçemediği bir fanteziydi.”
Roman elbette sadece aile bağları üzerine odaklanmıyor. Aşk, iktidar, sosyal ilişkiler, toplumsal sarsıntılar, dünyada ve ülkedeki değişimler gibi konular kurmaca içine ustaca yerleştirilmiş. Metin, Ayfer Tunç’un gözlemci, çözümleyici ve en önemlisi de entellektüel yapısının yansımaları ile bezeli. Siyasal ve toplumsal meseleleri bunların sosyolojik yansımaları ile aktaran yazar duymak ya da hatırlamak istemediğimiz gerçekleri karakter, mekân ve hikâyelere bağlayarak sunuyor. Bir annenin önce çocuğuna sevdiği muhallebiden verip araya şurubu koymasına benzeyen bu tavır, edebiyatın toplumun belleği olması mevzusunun ustaca tasarlanmış hali. Edebiyatın hem bireysel hem de toplumsal hafızayı şekillendiren, bir anlamda tanıklık vazifesi yapan güçlü bir araç olduğunun ispatı.
Sözün özü; Annemin Uyurgezer Geceleri, pek çok düşünce ile birlikte okuru kendi aile tarihine, kendi unutma ve affetme biçimlerine yeniden bakmaya davet eden hem bireyin hem de toplumun yaralarına derinlikle bakan güçlü bir roman.


