Akıldışının yükselişi
Dikkat ettiniz mi, son beş yıllık sinematografik serüvenimizin en can alıcı noktaları nda fantastik film serileri yer alıyor: Tolkien’den uyarlanan ‘Yüzüklerin Efendisi’, Rowling’den uyarlanan ‘Harry Potter’ ve şi
Dikkat ettiniz mi, son beş yıllık sinematografik serüvenimizin en can alıcı noktaları nda fantastik film serileri yer alıyor: Tolkien’den uyarlanan ‘Yüzüklerin Efendisi’, Rowling’den uyarlanan ‘Harry Potter’ ve şimdilik son olarak C. S. Lewis’den uyarlanan ‘Narnia Günlükleri’… Bu filmler bağlamında, üçü de edebiyat yapıtı olup ‘seriyal’ mantığıyla hayata geçirilen ve sırf bu yanıyla bile ele alınsa verili toplumsal yapıya dair önemli ipuçları sunacak bir üretimden, son derece başarılı bir ‘gündelik gerçekliğin yerine ikame edilmeye çalışılan anlatısal gerçeklik’ üretiminden söz ediyoruz. Seriyal mantığının özel bir süreklilik temeli yaratarak ‘sıradan anlatı’ olmaktan çıkardığı bu yapıtlar, cinleri tekrar evlerimize davet ediyor.
Modern akıl kendini imha ederken insanlığın yüzünü akıldışına çevirmesinden daha normal ne olabilir ki? Kartezyen düşüncenin ve pozitivist bilimsel teorinin bizi getirdiği nokta Auschwitz ve Hiroşima’ysa eğer, modern aklın gerçekte ne olduğunun ve insanlığı nereye götüreceğinin sorgulanması gerekiyordu. Fakat ‘aşırılıklar çağı’nın insanı bu son derece akli sorgulamayı da rayından çıkarmayı başardı. Söz konusu raydan çıkma olgusunun kibar tanımlarından biri, postmodernizm…
İşte modern akıl üretimiyle birlikte evlerimizin –hayatlarımızın!dışına çıkardığımız cinlerin geri dönüşü bu yeni akıl üretim biçimiyle, bu cezbedici, baştan çıkarıcı, kural tanı maz, tek ölçüsü ölçüsüzlük olan yeni paradigmayla gerçekleşti, gerçekleşiyor. Bu paradigmanı n en önemli getirilerinden olan ‘göreci düşünce’, insanlararası ilişkilerde varoluşsal ve kültürel boyutların farklı düzlemlerde yeniden-üretilmesini sağlamış bir unsur olabilir; A unsurunun kendini ‘olması gereken’ şeklinde B unsuruna dayatmasının yanlışlığı bu sayede tartışma konusu olabilmiştir. Fakat ‘göreci düşünce’ aynı zamanda insan aklının dünyayı anlamlandırır ve tanımlarken ihtiyaç duyduğu tüm kerteriz noktalarını sıfırlayarak ortadan kaldıran bir düşünce üretim biçimini de meşrulaştırarak sağlamlaştırdı. Bu sosyolojik gelişmenin bir ucunu da dünya politikası ndaki gelişmelerle bağlantılandırdığımızda, indirgeyerek söylersek, tutunacak dalın kalmadığı bir dönemde bulduk kendimizi…
Demir Perde’nin yıkılışı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte dünyayı kasıp kavurmaya başlayan ‘tarihin sonu tezi’ saçmalığını anımsıyor musunuz? İdeolojileri bir yana bırakalım, en basitinden doğanın işleyişine bakıldığında bile, ‘Diyalektik öldü!’ şeklinde tanımlayabileceğimiz söylem düzeni paramparça olan bu sabuklama, kuramsal düzeyde zaten olmayan temeli çoktan yıkıldığı halde garip biçimde gündelik pratiğimizi etkilemeyi sürdürüyor.
Nietzsche’nin "Tanrı öldü!" diyerek tanımladığı bir akıl çağını, bir anlamda tanrıyı dirilterek kapatmaya çalışan ‘tarihin sonu tezi’, devamlı şikâyet edip durduğumuz apolitizasyon sürecinin de en çarpıcı gösterenlerinden biri olarak işte ortada duruyor hâlâ...
Tam da aynı dönemde, yani insanların kendi elleriyle biçimlendirecekleri bir geleceğe dair umut ve inançlarını kaybetmeye başladığı, ‘devrimler çağı’nın bitişinin ilan edildiği bir dönemde, birdenbire fantastik olanın hızlı yükselişiyle karşılaşıyoruz. Özellikle 90’lı yıllarla birlikte başta Tolkien olmak üzere fantastik edebiyat yazarlarının keşfedildiği, kitapçı raflarında fantastik edebiyata artık felsefe raflarından daha çok yer ayrıldığı bir dönem bu…
Tabii ki düş dünyalarının engin ufukları günümüzün her yönden fakirleştirilen dünyası ndan daha tercih edilesi bir yapı sunmaktadı r ve bu aynı zamanda ütopya ve distopyaları da besleyen bir unsurdur. Fakat 2. Paylaşım Savaşı’nın sosyo-psikolojik etkileriyle yazılmı ş ‘Yüzüklerin Efendisi’ bir yandan ‘arkadaşlı k’, ‘yoldaşlık’ gibi silikleşmeye yüz tutmuş kavramları yeniden belirginleştirir görünürken diğer yandan 11 Eylül’den sonra beyazperdeye aktarıldığında kanlı bir Batı-Doğu karşılaşmasının kavramsal zeminini oluşturuyorsa, Mordor diyarı birdenbire Hindikuş Dağları’na konumlanabilir hale geliyorsa, özellikle belirli bir yaş dilimindeki izleyici kitlenin özdeşleşmesine sunulan salt iyi ve salt kötüler birer fantastik kahraman olmaktan çıkıp algısal düzeyde gerçekliği belirlemeye başlıyorsa, yani artık fantastik olan gerçekliğe ve gerçeklik de fantastik olana dönüşüyor ve tüm gündelik yaşam bu kadar basit bir kavramsal dizgeyle kurgulanabilir anlatılar haline geliyorsa, sinema ve edebiyattaki ‘fantastik’, bir anlatı türü olmaktan çıkmaya başlamı ş demektir. Tam da 2005’in bir diğer filmi ‘Grimm Kardeşler’de olduğu gibi…
İnsanlık düş kurarken bu kadar dikkatli olması gereken başka bir dönem yaşamadı galiba…
Böyle bakınca, kurulması hiç de kolay olmayan akıl çağının yıkılması çok kolay olacakmı ş gibi görünüyor… Hem de içinde henüz dile getirilmemiş olanaklar barındırırken…


