Google Play Store
App Store

Toplumda güç istismarının bir bedeli yoksa, eğitim sistemi koruyucu değil idare ediciyse, çocuklardan beklenen şey empati değil, uyum ise okullarda akran zorbalığını engellemek zordur.

Akran Zorbalığı: Toplumsal iklimin okuldaki aynası

Ayşe Alan

Okullarda akran zorbalığı yeni bir mesele değil. Dünyanın pek çok ülkesinde yıllardır araştırmalar yapılıyor, raporlar hazırlanıyor, müdahale ve önleme programları geliştiriliyor.  Sayısız akademik çalışma, zorbalığın farklı biçimlerde hemen her eğitim sisteminde görüldüğünü ve çocuklar üzerinde uzun vadeli, deriz izler bıraktığını ortaya koyuyor. Türkiye’de de akran zorbalığının giderek arttığını ve neredeyse okullarda normalleşen bir olgu olduğunu biliyoruz.

Öyleyse lafı dolaştırmadan şu soruyu soralım: Bu kadar çok bilinen, konuşulan ve üzerine çalışılan bir sorun neden hâlâ çözülemiyor?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için zorbalığı yalnızca çocukların bireysel davranışlarına indirgeyen açıklamalar yetersiz kalıyor. Çünkü akran zorbalığı çocukların birbirleriyle kurduğu ilişkiler kadar, yetişkinlerin inşa ettiği sistemler, toplumsal hayatta yer tutan değerler ve sınırlarla ilgilidir.

Zorbalığı yalnızca bireysel bir sorun olarak ele almak, onu besleyen koşulları görünmez kılar. Oysa zorbalık, çocukların ne yaptığı kadar, yetişkinlerin neyi görmezden geldiği, neye müdahale etmediği ve hangi davranışlara karşı tolerans gösterdiğiyle de doğrudan ilişkilidir. Okul ikliminin zayıf olduğu, yetişkin otoritesinin tutarsızlaştığı ve sınırların belirsizleştiği ortamlarda zorbalığın kalıcı hâle geldiği bilinen bir gerçektir.

CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ

Türkiye’de son yıllarda giderek yerleşen cezasızlık hali, okullardan ve çocukların dünyasından bağımsız düşünülemez. Şiddetin, hak ihlallerinin ve saldırganlığın kamusal alanda çoğu zaman karşılıksız kaldığı; failin değil mağdurun hesap vermek zorunda bırakıldığı bir toplumsal atmosferde, çocukların başkalarına karşı sorumluluk ve sınırları sağlıklı biçimde öğrenmesi ve bunu kendi toplumsal ortamlarında uygulaması mümkün değildir.

Cezasızlık yalnızca hukuki bir durum değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal mesajdır. Çocuklar yetişkin dünyasını dikkatle izler. Kimin korunup kollandığını, kimin yalnız bırakıldığını, hangi davranışların “yanlış” sayıldığını, hangilerinin görmezden gelinebildiğini böyle öğrenirler. Şiddetin açık biçimde mahkûm edilmediği veya başkalarına karşı sınır aşımının görmezden gelindiği her durumda çocuklara şu mesaj verilir: “Güçlüysen zarar verebilirsin ve bunun ciddi bir sonucu olmaz.”

Üstelik cezasızlık yalnızca zorbalık davranışını değil, tanıklığı da biçimlendirir. Çocuklar, haksızlığa karşı ses çıkarmanın bir karşılığı olmadığını gördüklerinde susmayı öğrenir. Akran zorbalığında çoğu zaman göz ardı edilen ama belirleyici olan izleyen ve sessiz kalan tanıklar, tam da bu toplumsal iklim içinde yetişir.

OKULUN SINIR KOYMA KAPASİTESİ ÖNEMLİDİR

Okul, çocuğun toplumsal kurallarla ilk sistematik karşılaşma alanlarından biridir. Okulun akran zorbalığı yaşandığında verdiği tepki çok kritik bir öneme sahiptir. Bu nedenle sınırların net olması, kuralların keyfî değil tutarlı biçimde uygulanması ve zorbalığın açık bir “kırmızı çizgi” olarak tanımlanması hayati önemdedir. Disiplin mekanizmalarının işlevsizleştiği, yaptırımların duruma, velinin etkinliğine ya da gücüne göre değişebildiği, yani öngörülemez hâle geldiği okullarda zorbalığın sıradanlaşması kaçınılmazdır.

Diğer yandan disiplin kavramını yalnızca ceza ile özdeşleştirmek de sorunu çözmez. Zorbalıkla daha etkili mücadele edebilen okullar, disiplin anlayışlarını şeffaflık, öngörülebilirlik ve onarıcı yaklaşımlar üzerine kurar. Öğrencilerin hangi davranışların kabul edilemez olduğunu, bu davranışların ne tür sonuçlar doğuracağını ve sürecin nasıl işleyeceğini bilmesi, keyfîlik değil güven üretir.

Bu sürecin en zayıf halkalarından biri ise okul–aile ilişkisidir. Zorbalık, aile boyutu hesaba katılmadan anlaşılamaz. Ailelerin savunmacı bir refleksle okulu suçlaması ya da çocuğunu koşulsuz biçimde aklaması, sorunun üzerini örter. Oysa çocuğun davranışıyla yüzleşmek, onu etiketlemek değil; sorumluluk almayı öğretmektir. Bu da ancak yetişkinlerin birlikte, tutarlı ve net bir duruş sergilemesiyle mümkündür.

GÜVENSİZLEŞEN OKUL ORTAMI, NORMALLEŞEN ŞİDDET

Okullarda yalnızca akran zorbalığının değil, açık fiziksel şiddetin de belirgin biçimde arttığı bir dönemden geçiyoruz. Üstelik bu durum yalnızca öğrenciler arasındaki ilişkilerle sınırlı olmayan, öğretmenlerin ve okul çalışanlarının da giderek daha fazla şiddetin hedefi hâline geldiği bir tabloya işaret ediyor. Güvende hissedilmeyen bir ortamda çocuklardan empati, sağlıklı ilişki ve barışçıl çözüm beklemek gerçekçi değil.

Bu noktada rehberlik hizmetlerinin rolü kritik olsa da Türkiye’de rehberlik servisleri çoğu zaman evrak yükü ve öğrencilerin bireysel krizleriyle sınırlandırılmış durumda. Okul iklimini dönüştürmeye yönelik önleyici çalışmalar ise ya yetersiz ya da göstermelik. Bu yaklaşım, zorbalığın nedenleriyle yüzleşmek yerine sonuçlarını idare etmeye çalışan bir anlayışı pekiştiriyor.

DİJİTAL ALANLAR: DENETİMSİZ, SAHİPSİZ, YALNIZ

Çocukların ekran sürelerinin artması ve dijital içeriklerle çok erken yaşta, çoğu zaman denetimsiz biçimde karşılaşması, zorbalığın biçimini de dönüştürüyor. Siber zorbalık, süreklilik taşıyan, mekândan bağımsız ve çoğu zaman yetişkinlerin gözünden uzak yapısıyla daha da yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor.

Araştırmalar, siber zorbalığın yüz yüze zorbalık kadar derin psikolojik etkiler yarattığını gösteriyor. Buna karşın okullarda siber zorbalığa ilişkin net politikalar, sınırlar ve müdahale mekanizmaları hâlâ son derece sınırlı. Okulun dijital alandaki sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu ise yanıtsız bırakıyoruz.

ZORBALIĞI OKUL TEK BAŞINA ÇÖZEMEZ

Bugün okullar çoğu zaman zorbalığa yalnızca yaptırım uygulayan, üstelik bunu belli bir tutarlılıkla sürdüremeyen çoğunlukla günü kurtarmaya çalışan kurumlara dönüşmüş durumda. Oysa zorbalık, yalnızca okulun çözebileceği bir sorun değildir.

Zorbalıkla gerçekten mücadele edilmek isteniyorsa, işe çocukları “terbiye etmeye” çalışmakla değil, yetişkinlerin sorumluluğuyla yüzleşerek başlamak gerekir. Çünkü çocuklar, kendilerine anlatılan değerleri değil, yaşatılan düzeni öğrenir.

Çocuklara “zorba olma” diyen yetişkinlerin dünyası, aynı anda zorbalığın her türlüsüne göz yuman bir biçimde işliyorsa, ortada bir çelişki, hatta ikiyüzlülük vardır. Toplumda güç istismarının bir bedeli yoksa, eğitim sistemi koruyucu değil idare ediciyse, çocuklardan beklenen şey empati değil, uyum ise okullarda akran zorbalığını engellemek zordur. Bu tabloyu değiştirmek için çocuklardan önce yetişkinlerin, okullardan önce sistemi yönetenlerin sorumluluk alması gerekir.