Alçı’dan Epstein’a: Kederin dondurulması, öfkenin suskunlaştırılması
Okurken, dinlerken, seyrederken midemizi bulandıran ve tiksintiyle gerilmemize neden olan görüşlerin sahipleri, nasıl olup da böylesi sözler edebiliyorlar? Hiç mi farkında değiller zihinlerindeki irinin? Önce, Epstein tartışmalarında eskinin genç sivillerinden Yıldıray Oğur, Epstein ağının Sovyet bürokrasisinden alınmış olduğunu iddia eden bir yorumun yayılmasına sinsice ön ayak olmaya çalıştı. Geçtiğimiz günlerde de Nagehan Alçı, deprem bölgesindeki konteyner kentlerde yaşayan yurttaşlara yönelik üzgün, süzgün bir sitemde bulundu: "Depremzedelerin para harcama refleksleri kaybolmuş."
Her ne kadar bizimkilere “taşra neoliberali” deyip geçmek mümkün olsa da; bu halleri, sadece bir sınıf körlüğünün işareti değil, neoliberalizmin en sapkın, en "şeyleşmiş" rüyasının dışavurumu.
Alçı, deprem bölgesinde kendi deyimiyle yüzlerce insanla görüşmeleri sonrası depremzedelerde “psikolocik bir yetersizlik” olduğu sonucuna varıyor; para harcama refleksinin kaybı! Yıkımın ortasında hayatta kalmaya çalışan bir halkın, pazarın o vahşi döngüsüne eklemlenememesini bir "arıza" olarak görüyor. O halkın somut olarak parasının olmayabileceğini, geleceğe dair derin bir güvensizlik yaşıyor olabileceğini tahayyül bile edemiyor. Onun bu bakışı, bize, mülksüzleştirmenin sadece tapu kayıtlarında değil, zihinlerde de nasıl kurgulandığını anlatıyor.
TRAVMAYI METAYLA ÖRTMEK: GİULİANİ’DEN ALÇI’YA
11 Eylül saldırılarının hemen ardından ABD Başkanı George W. Bush, “Ailenizi Disney World'e götürün, hayatın tadını çıkarın" derken New York Belediye Başkanı R. Giuliani de "Dışarı çıkın, yemeğe gidin, para harcayın" çağrısı yapmıştı. Amerikan sağı, siyaset ve yası ticarileştirmeye, AVM’lere, Disneyland’a ve lokantalarda para harcamaya dönüştürmeye çalışmıştı. Alçı’nın deprem bölgesinde eksik gördüğü şey işte bu olsa gerek. Depremzedeler para harcamaya başlasalar, çalışabilecekler ve çalışmaya başlarlarsa da ekonominin çarkları dönecek! İyileşecekler! Auschwitz’in girişinde boşuna “çalışmak özgürleştirir” yazmıyordu.
Türkiye’deki durum, Alçı’nın sandığının aksine, 11 Eylül travmasından çok daha derin bir psikopolitik kırılmaya yol açtı. Orada öyle ya da böyle harcanacak para vardı. Burada karşımıza çıkan ise, depremzedenin bilinçli olarak ruhsal bir regresyon (gerileme) sürecine itilmesi. İktidar, TOKİ projeleri ve "hepinize ev vereceğim" vaadiyle, hak arayan yurttaşı, babasından lütuf bekleyen bir "çocuk" pozisyonuna geriletti. Muhalefetin bu beton siyaseti altında ezilmesinin nedeni de bu: Beton, adaletten daha "somut" bir nesne olarak pazarlandı ve halk, politik bir özne olmaktan çıkarılıp, borçlandırılmış birer "tebaa-evlat" konumuna hapsedildi. İktidar borçlandırarak verdiği konutları lütuf haline getirdi. Halk neredeyse borç verdiğin için Allah razı olsun demeye zorlandı.
"Harcama refleksi" sitemi, işte bu devasa ve karanlık makinenin en "steril" görünen dişlisi. Alçı gibi figürlerin dayattığı "tüketim" çağrısı, depremin yıkımını ve yarattığı örselenmeyi parçalara ayırıp anlık, gelip geçici ve anlamdan yoksun "yaşantılara" (alışveriş anlarına) indirgiyor. İnsan, başına gelenin hesabını sormak yerine, cebindeki paranın yetmediği o metaya odaklanmaya başlıyor. Öfke, yerini bireysel bir yetersizlik hissine bırakıyor.
ŞEBEKENİN DİLİ: EPSTEİN’IN "JET"İNDEN MÜTEAHHİTTİN "KÜFRÜNE"
Merkezdeki ve taşradaki neoliberal anlatının farkı niteliksel değil, niceliksel. Depremzedenin nesneleştirilmesi ile Epstein adasında toprağı, madenleri, kaynakları yağmalanan halkların, ülkelerin nesneleştirilmesi de paralel. Bu paralellik suçun işleniş biçimindeki müstehcen "network"te de kendini ele veriyor. Epstein vakası, sadece bir sapkınlık hikayesi değil; küresel sermaye elitlerinin suç ortaklığı üzerinden kurdukları kapalı devre rant paylaşımı. Türkiye’deki malum yapıların ihaleleri kendi aralarında pay ederken kullandıkları o "Milletin a… koyacağız" ifadesi, Epstein’ın özel jetindeki kibrin yerli ve milli lehçesi. Her iki yapıda da halk, üzerine basılarak yükselinecek bir "kaynak", yağmalanacak bir "alan" ve küfredilecek bir "nesne"den ibaret.
BEDENİN PAZARI: EPSTEİN, TALİBAN VE IŞİD SİMETRİSİ
Bu tabloyu sadece "sapkınlık" parantezine hapsetmek de, politik özü ıskalamak. Epstein vakasındaki çocuk ve kadın istismarı, patriyarkanın en çıplak, en vahşi hali; bedenin bir mülkiyet nesnesi olarak tamamen fethedilmesi. Bu noktada Epstein’ın adasında işlenen insanlık suçları ile Taliban’ın kız çocuklarını "geçim derdi" adı altında pazarlaması ya da IŞİD’in Ezidi, Kürt ve Alevi kadınları köle pazarlarında satıp tecavüzü bir savaş ganimeti haline getirmesi arasında hiçbir yapısal fark yok. Kadın ve çocuk bedeni, bu yapılar için sadece bir "meta", bir "takas aracı" ve erkek egemen iktidarın kendini kanıtladığı bir "savaş alanı".
Epstein vakası, küresel elitlerin insanı (özellikle savunmasız çocukları ve gençleri) sadece birer haz nesnesi ve meta olarak görmesinin en karanlık zirvesi. Nagehan Alçı zihniyeti de depremzedeyi bir tüketim nesnesi olarak kodluyor. İlk bakışta iki farklı uç gibi görünen bu iki figür, aslında aynı "nesneleştirme" zemininde buluşuyor.
İkisinde de karşıdakinin bir ruhu, travması, onuru veya siyasi iradesi olduğu gerçeği tamamen yok sayılıyor. Biri için insan "arzuyu doyuracak bir araç", diğeri için "piyasayı canlandıracak bir istatistik.” Epstein, sahip olduğu devasa sermaye gücüyle savunmasız çocukları ve kadınları birer haz nesnesine dönüştürüp onları hukuk dışı bir alanda istismar ederken; Alçı zihniyeti de depremzedeyi politik olarak çocuksulaştırarak, onu sadece piyasa verileriyle ölçülebilir bir tüketim nesnesine indirgiyor.
İnsanı sadece bir "müşteri" ya da "tebaa" olarak gören bu akıl; depremzedeyi çocuksulaştırıp, tebalaştırırken, kadını köleleştirirken ve ihaleleri bölüşürken aynı küfrü savuruyor. Egemen sınıf sadece emeğimizi değil, duygularımızı da sömürgeleştiriyor.
Her iki zihniyet de karşısındakinin insanlık onurunu, siyasi iradesini ve "büyüme/bilinçlenme" potansiyelini gasp ediyor. Biri bedeni, diğeri zihni ve travmayı istismar ediyor. Her ikisi de karşısındakinin bir "yetişkin" olarak ayağa kalkmasını, hesap sormasını ve kendi kaderini tayin etmesini istemiyor. Çünkü biliyorlar ki; çocuksulaştırılan kitleler ancak sızlanır, bilinçli yetişkinler ise isyan eder.
Öfke, dikey olduğunda sistemi sarsar; ama "bize yardım edilmiyor" yakarışına hapsolup yataylaştığında, sadece iktidarın merhametine sığınan bir suskunluğa, dondurulmuş bir kedere dönüşür. Bizim görevimiz, bu gericileştirici zinciri kırmak; halkın çocuksu sızlanmaya hapsedilen öfkesini, beton blokları ve meta fetişizmini yerle bir edecek örgütlü bir yetişkin iradesine dönüştürmek.


