Alevi Mahal’lerde camiler
Alevi yerleşimlere cami yapımına ilişkin bu ülkede o kadar çok örnek var ki, aslında sıradan bir vak’a olduğunu söylemek bile mümkün. Bu ‘olağan’ durum hiç kuşku yok ki Osmanlı’da başlayan ve Cumhuriyetin ilanından sonra da devam ve inşa edilen politik sistemle-iklimle ilgilidir. Diğer pek çok faktörün yanı sıra Köy Kanunu ve takip eden Tekke ve Zaviyeler Kanunu Alevi inanç geleneğini yasaklamış, bu topluluklar, Sünni İslam ritüellerini ve mekânlarını kullanmaya mecbur edilmişti.
Kimi zaman yoğunlaştırılmış olarak ama sürekli, bugüne kadar devam eden bu durum, Alevilerin yaşadığı şehirlerde/köylerde cami yapımını teşvik etmişti. Bu o kadar fütursuz bir politikaydı ki, Türkiye’de Alevi nüfusun çoğunluk olduğu Dersim’de bile 1980 askeri darbesini takip eden yıllarda onlarca köye cami yapılmıştı. Bu politika ve pratiklerin sonucunda Alevilerin de hemen her yerde çok sayıda ‘camileri’ oluşmuştu.
Toplulukların inanç alanına müdahale anlamına gelen bu uygulamanın görece eski bir örneği, bugün artık büyük/kalabalık bir yerleşim olan İstanbul Firüzköy’de yaşanmıştı. 1929’da Bulgaristan’dan Firuzköy’e yerleşen göçmenlerin temel kimlik özelliği Alevi-Bektaşi olmalarıydı. Ne var ki anavatana yerleşme duygusu ile geldiklerinde tekkeler kapatıldığı gibi “Seyyitlik, Dedelik, Babalık” gibi Alevi inanç geleneğine ait unvanlar da yasaklanmıştı. Bulgaristan’dan Bektaşi olarak gelenlerin, Firuzköy’de kamusal alanda Müslüman-Sünni olarak yaşamaktan başka seçenekleri yok gibiydi.
***
Her yerde olduğu gibi Firuzköylü Bektaşiler de, o ortamda inanç geleneklerini ancak iç ilişkilerinde sürdürmeye çalışmışlardı ama Sunni İslam’a işaret eden bir yaşamı da kurmak zorundaydılar. Mesela bir Cemevi inşa etmeyi düşünemezlerdi ama köylerine cami yapma işini daha geldikleri yıllarda gündemlerine almışlardı. 15 Ekim 1935’de Köy İhtiyar Heyeti bir toplantı yapmış; ‘dini görevler için bir caminin gerekli olduğu’ yönünde karar vermişti. Uygulama için ilgili resmi kurumlara iletilen bu kararın gerekçesinde ‘köyün onuru’ için diye bir ifade de yer almıştı. Sadece bu ifade bile topluluğun kimliği dikkate alındığında, aslında kırılan onura işaret ediyordu. Aynı kararda, köylerde cami/mescit yapımını köylülerin ücretsiz emeğine havale eden 442 sayılı Köy Kanununa da referans verilmişti.
Nihayet 1953’de Bakırköy Belediyesi tarafından, köye cami yapımı yönünde ilk adım atılmış ve bunun için 5 bin lira ödenek ayrılmıştı. Ama bu parayla bir cami yapmak mümkün olamadığı için, işin emek ve mali yükü yine Firuzköylü Alevilere kalmıştı. Sonuçta neden olduğu bilinmeyecek şekilde minaresi olmayan bir cami inşa edilmiş ama çok sürmeden 10 Ağustos 1959’da köy toplantısında minarenin de yapılmasına ve tüm harcamaların köy sandığından karşılanmasına karar verilmişti. Karar defterine yazdıkları gibi Cami için seferber olan Firuzköylüler, 1959’da bir de Cami Yaptırma Derneği kurmuşlardı. Çünkü caminin iş ve masrafları bir türlü bitmek bilmemişti.
***
Neticede caminin inşaatı bitmiş ve açılışından bir yıl sonra zamanın İstanbul Müftüsü Firuzköy Camisi’ni ziyarete gelmişti. Müftü, “Maşallah cami de, etrafı da çok temiz” deyince, Cami imamı Ahmet Uğur, “Henüz ayak basan olmadı da ondandır” diye cevap vermişti. Gerçekte cami, devlet istediği için yapılmış ve köylüler de bunun için seferber olmuştu ama yüzyıllar içinde biriktirerek getirdikleri inanç geleneklerinden vazgeçmemişlerdi. Bu sosyolojinin doğası gereğiydi. Sosyoloji, siyasetin mühendislik hesaplarını altüst edebilen bir dinamik olduğunu Firuzköy’de de göstermişti.
Gerçek şu ki Türkiye’nin iktidarları, Alevilere yönelik hemen her zaman ağır vebali olan bir siyaset izlediler. Sadece muhafazakâr/İslamcı hükümetler döneminde değil, ‘Cumhuriyetçi’ iktidarlar döneminde de, Aleviler inançları nedeniyle ağır baskılara maruz kaldılar, eziyet gördüler, görünmez kılındılar. Yine de inançlarına tutundular ve bugün güçlü bir barış dinamiği olarak görünür hale geldiler. Artık bulundukları her yerde işlevsel olan Cemevleri var. Ne var ki aynı yerlerde birer asimilasyon aracı gibi camileri de durmaya devam ediyor. Sanki Türkiye’nin sosyolojisi ve hâkim siyaseti arasındaki uçurumun tipik örneklerinden biri olarak...


