Alışmanın karanlığı
Yeni yılın ilk günlerine Trump damga vurdu. ABD’nin, Maduro’yu eşiyle birlikte ülkesinden alıp New York’ta yargılamaya kalkması bütün dünyayı şaşkına çevirdi. Uluslararası hukuk diye bir şey zaten kalmamıştı, bu olay son noktayı da koydu. Dünya yeni bir düzene geçiyordu. Hemen kıyamet senaryoları ortalığı sardı. Sırada hangi ülke var? Üçüncü Dünya Savaşı'na doğru mu gidiliyor? Bu durum, aslında bir süredir gündelik hayatta sık sık yaşanan dehşet haberleriyle politik olanın kesiştiği bir yeri gösteriyor. Sanki dünya hiç olmadığı kadar tehlikeli bir yere dönüşüyormuş gibi algılanıyor. Ama asıl olan, dünyanın tehlikeli olmaktan çok tekinsizleşmesi: tanıdık olanın güven vermeyi bırakması.
Tehlike, çoğu zaman tarif edilebilir bir şey. Bir nesnesi var; yönü, hedefi, örneğin “Şu yüzden korkuyorum” diyebiliriz. Tekinsizlikte ise tanıdık olan tuhaflaşır; daha önce tanıdık ve güvenli olan bir şey, anlamını kaybetmeden ama güven verme işlevini yitirerek var olur. Kurallar ve kurumlar vardır ama işlemez; güven de tam burada çöker. Ne kaçabiliriz ne de bekleyebiliriz, olduğumuz yerde kalsak da oraya ait hissedemeyiz. Bugün yaşadığımız durum bu.
Tekinsizlik, korku ve kaygıdan farklı olarak alarm, kaçış ya da mücadele üretmez. Bu duruma alışır ya da ilgisizleşiriz. Ama içten içe gerginlik birikir, yönü olmayan bir gerginlik. En tuhaf ihtimaller mümkün görünmeye başlasa da gerçekleşen ihtimaller de gerçekleşmiş gibi hissettirmez. Üçüncü Dünya Savaşı çıkabilir mi? Çıkabilir. Ama savaş artık çoğu zaman savaş gibi yaşanmıyor. Gazze'de on binlerce insan öldü mü, öldü, ama ölmemiş gibi yaşanabilir yine de. Yıkımlar olur ama yıkımın ağırlığı olmaz. Yalanlar görünür hale gelir ama çoktan yalan olma özelliğini yitirmişlerdir. Ve herkes şöyle tepki verir: "Bu kadar da olmaz." Ama bunu söylerken bile içsel olarak şunu bilirler: Artık her şey mümkün.
Böyle bir dünyadaki kişinin dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu bağ doğal olarak zayıflar. Bu algısal kaymanın sonucunda kişi psikolojik olarak sürekli bir tetikte olma hali içinde kalır. Bir türlü gevşeyemez, uykuları kaçar, gözü sürekli telefonundadır. Zihin 'bir şey kaçırıyorum' hissiyle çalışır; bu da zamanla zihinsel yorgunluk, karar verme güçlüğü ve düşüncenin yüzeyselleşmesiyle sonuçlanır. Çok düşünür ama düşündükleri netleşmez, her zaman havada asılı kalır. Kişi, hiçbir şeye gerekli tepkiyi veremediğini düşünür. Yeterince şaşıramıyor, üzülemiyor ama küçük bir uyaran karşısında orantısız bir huzursuzluk, öfke ya da çaresizlik yaşıyordur. Tekinsizlik, kaygı ve korkudan farklı olarak gerçeklik duygusunu yavaş yavaş aşındırır. Bu psikotik bir kopuş değildir; daha çok gerçekliğin 'iki boyutlu' hissedilmesidir. Hayat akıyordur; ama içeriden ‘temas’ gelmez. İnsan kendini hayatın içinde değil, hayatı izleyen biri gibi hisseder. Bu da insanların dünyayla temasını azaltır. Geri çekilme, risk almaktan kaçınma, ilişkilerde mesafe... Kısacası, insan özne olmaktan uzaklaşır.
Tekinsizlik yaşayan biri, eskiden “Bu yanlış”, “Buna itiraz ederim” dediği durumlara daha geç tepki verir. Çünkü sınırların bulanıklaştığı bir ortamda tepki vermek riskli hissedilir. Eylem yerini yoruma bırakır; gelecek de korkutucu olduğu için değil, biçimsiz olduğu için yorucu hale gelir. İnsan yaşamayı sürdürür fakat yaşadığını hissetmek giderek zorlaşır.
Tekinsiz bir dünya karşısında bireyin yapabileceği en önemli şey, özneleşme sürecini yeniden başlatmak. Felsefe ve sanatla içimize dönüp bir şarkı ya da şiirle hissetmenin kapılarını aralamak. Çünkü tekinsizlik bizi korkutarak değil, hislerimizi körelterek yönetir. Bu çağda umut, iyi haber beklemek değil; alışmamayı sürdürmektir.


