Google Play Store
App Store

Bugün Almanya’da “sol” etiketi taşıyan pek çok yapı, emperyalist askerî müdahaleleri destekleyen, NATO politikalarıyla uyumlu ve savaş karşıtlığını tarihsel bir ilke olmaktan çıkarıp koşullu bir tavra indirgeyen bir çizgiye savrulmuş durumda.

Alman solu ve İsrail paradoksu

Gencay Sözüdoğru - Araştırmacı

Soğuk Savaş yılları, sol sosyalist siyaset için derin bir ideolojik krizin açığa çıktığı yıllardır. Bu dönem yalnız bilindik anlamda siyasi parti ve hareketler için değil, aynı zamanda sendikal hareketten çevre hareketine, savaş karşıtlığına varıncaya dek geniş bir yelpazede etkisini hissettirdi. 1980’ler boyunca küresel ölçekte neoliberalizm egemen bir ideoloji olarak ortaya çıktı. Piyasa istikrarı, ticaret yollarının güvenliği, enerji arzının korunması gibi gerekçelerle emperyalist askerî müdahaleler; küresel demokrasi, insan hakları gibi söylemlerle birlikte pazarlandı. 1991 Körfez Savaşı bu dönemin simgesi oldu. Bu savaş, çözülen solun yeni saflarının belirlendiği bir dönüm noktası olarak kayıtlara geçti. Sosyalist solun savaşa karşı yekpare duruşu bu dönemde yara aldı.

Dağılma sürecinde, Gorbaçov’un ABD öncülüğündeki Körfez Savaşı’nı onaylayan tutumu, Sovyetlerin emperyalizme karşı denge unsuru olarak tanımlanan konumlanışını yerle bir ediyordu. Batı’da savaş karşıtı hareket, arka planında hissettiği bu güvenceden yoksun kalıyor; savaş karşıtlığı küresel bir blok olmaktan çıkıp parçalı, yerel ve dağınık bir zemine itiliyordu.

Bu dönemde Batı dünyasının reel sosyalizm eleştirileri üzerine yürütülen tartışmalar, sistematik biçimde kendi militarizmini ve sömürgeciliğini göz ardı edeceği bir zeminde sürdürüldü. İnsan hakları söylemi ABD ve NATO politikaları ile uyumlu biçimde kullanılmaya başlandı. Geçmişte ABD destekli darbelerin yerini, Sovyet işgallerinin merkez referans kabul edildiği bir siyasal dil aldı. Faşizmin sermaye ile ilişkisi göz ardı edildi. Totalitarizm kavramı ile Sovyet rejimi ile Hitler rejimi arasında özde aynı baskı aygıtlarının bulunduğu iddiası, Soğuk Savaş dönemi siyasal manipülasyon aracı olarak kullanıldı. Saddam Hüseyin Hitler’in halefi olarak gösterilirken Şili, Endonezya ya da Yunanistan cuntacıları tartışma dışı bırakılıyordu; çünkü onlar Batı kampında yer alıyorlardı.

MEDYA VE ENTELEKTÜEL ATMOSFERİN ROLÜ

Bu süreçte, medya ve entelektüel tartışmalar, sol içi çatlakları derinleştiren en önemli alanlardan biri oldu. Almanya’da Körfez Savaşı’na karşı parlamento dışı siyaset genel olarak antiemperyalist bir tutumla tavır alsa da, geleneksel sol dergi ve gazetelerde farklı sesler yükselmeye başladı. Geçmişte Ulrike Meinhof’un editörlüğünü yaptığı Konkret dergisinden Die Welt gazetesine uzanan bir skalada, elbette liberal Spiegel ekibinin de katkılarıyla Irak rejimi ile Alman faşizmi arasında benzerlikler kurulmaya başlandı. Saddam, Filistin sorununu araçsallaştıran ve İsrail’e füzelerle saldıran bir barbar ordusunun lideriydi. İsrail yeni bir Auschwitz’e dönüşmemeliydi. Nazi rejimi de ancak dışarıdan askerî bir müdahale ile yenilmemiş miydi? Öyleyse dış müdahalelere karşı pasifist tutum terk edilmeli, barış için savaş tercih edilmeliydi.

İşte tam da bu atmosfer, antifasist hareketi parçalayan Anti-Alman (Anti-Deutsch) akımların doğuşu için gerekli fikri ortamı sağlamış oldu. İsrail ile koşulsuz dayanışmayı, İsrail’e silah desteğini ve İsrail devlet politikasına her türlü itirazın antisemitizm ile ilişkilendirilmesini ana ilke haline getirdiler. Soldan devşirilen Anti-Deutsch yazarlar liberal ana akım medyada yer bulmaya başladılar. ABD ve İsrail yanlısı STK’lar, kültürel ve akademik projeler üzerinden kaynaklar ayırdılar. Bu akım, Batı’nın askerî müdahalelerine karşı çıkan geleneksel sol söylemi zayıflatmak konusunda son derece işlevsel bir rol oynadı.

Almanya’da sol hareketin İsrail’e karşı eleştirel bir tutum almakta zorlanmasının temelinde, Nazizm ve Holokost’un yarattığı derin tarihsel travma da bu atmosfere kolaylık sağladı. Bu tarihsel yük, Almanya’da İsrail eleştirisini tabulaştırdı. Böylece antiemperyalist perspektifte Filistin dayanışması yerini İsrail’le mutlak dayanışmaya bıraktı. Bu durum, Alman solunun savaş ve insan hakları konusundaki tutarlılığını zedeleyen bir paradoks olarak varlığını sürdürüyor.

YUGOSLAVYA SAVAŞI VE YEŞİLLERİN DÖNÜŞÜMÜ

1990’lar boyunca Yugoslavya’daki savaşlar, özellikle Alman Yeşiller Partisi’nde köklü bir değişime neden oldu. ‘68 kuşağının sokak hareketinin temsilcisi olarak parlamentoya taşınan Yeşil hareket, iktidar ortağı olduğu bütün yıllar boyunca Alman devletinin yönetme ve ehlileştirme politikalarının kurbanı oldu. 1980’lerde radikal barışçı ve NATO karşıtı bir hareket olan Yeşiller, Joschka Fischer’in dışişleri bakanlığı döneminde, insani müdahale gerekçesiyle NATO’nun Kosova’daki askerî müdahalelerinin savunucusu oldu. Bu, partinin savaş karşıtlığından savaşın destekçiliğine geçişinin simgesi oldu. Sosyal demokratlarla birlikte hareket eden Yeşiller, Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası ilk saldırı niteliğindeki askerî operasyonuna siyasi meşruiyet kazandırdı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşı ise bu dönüşümün kalıcı hale geldiğini gösterdi. Geçmişin savaş karşıtı geleneği bugün NATO politikalarının temsilcisi haline geldi.

SONUÇ: TIKANMA VE ÇIKIŞ YOLLARI

Bugün Almanya’da “sol” etiketi taşıyan pek çok yapı, emperyalist askerî müdahaleleri destekleyen, NATO politikalarıyla uyumlu ve savaş karşıtlığını tarihsel bir ilke olmaktan çıkarıp koşullu bir tavra indirgeyen bir çizgiye savrulmuş durumda. Bu kısır döngüden çıkış ancak solun yeniden bağımsız bir antiemperyalist perspektif inşa etmesi ile mümkün. Bunun için ilk adım, insan hakları ve demokrasi söylemlerinin emperyalist müdahaleleri meşrulaştırmak için nasıl araçsallaştırıldığının teşhir edilmesidir. İkinci adım ise savaş karşıtlığını “iyi savaş – kötü savaş” ayrımına tabi olmaktan kurtarmaktır.

Belki o zaman “Bir daha asla” söylemi, yalnızca bir soykırım anısına değil, emperyalizme karşı evrensel bir çağrıya dönüşür.