Almanya sınırlarını mültecilere kapattı: AB hukuku siyasi erozyona mı uğruyor?

Semra PELEK
Almanya, 7 Mayıs 2025’ten bu yana iç sınırlarında mültecilerin ülkeye girişini engellemeye başladı. Başbakan Friedrich Merz liderliğindeki yeni hükümet göreve başlar başlamaz, İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt’in talimatıyla sınır kontrolleri sertleştirildi. Aslında ek kontroller 16 Eylül 2024’te başlatılmıştı; şimdi ise uygulama daha da genişletildi ve iddiaya göre sınırlarda 3 bin ek federal polis görevlendirildi.
Göç politikasındaki bu sert dönüş, Merz hükümetinin seçim vaatlerinin başında geliyordu; yeni hükümet, bu program çerçevesinde, ‘göç politikasında 180 derecelik bir rota değişikliğine’ gitti. Federal İçişleri Bakanlığı verilerine göre yeni uygulamanın başladığı ilk iki haftada 1676 kişi Almanya’ya giriş yapamadan geri çevrildi. Önceki döneme kıyasla geri çevirme yüzde 45 arttı. Dobrindt’ten önce, 2025 yılı boyunca haftalık ortalama 576 kişi sınırdan çevrilmişti. Yeni hükümet bu sayının “kademeli olarak artmasını” hedefliyor. Şu an sadece “açık şekilde kırılgan” yani savunmasız durumda olan kişilerin Almanya’da sığınma başvurusu yapmasına izin veriliyor.
Avusturya, Polonya, Çekya ve İsviçre’nin yanı sıra şimdilerde Danimarka, Fransa ve Hollanda’dan girişlerde uygulanan bu sıkı kontroller insanların günlük yaşamını etkiliyor. İki hafta öncesine kadar serbestçe geçilen sınırlar artık kapalı, polisler nöbette. Durum uzun bekleme sürelerine yol açıyor, kontroller günlük işleri aksatıyor. Avrupa için bu yeni bir durum.
AVRUPA’DA İKLİM DEĞİŞTİ
Sınırlarda kuyruklar uzarken şu soru da havada asılı duruyor: Almanya, Avrupa Birliği (AB) içinde serbestçe seyahat ve yerleşim hakkı sağlamayı hedefleyen bir ülke değil miydi? Soru şöyle devam ediyor: Almanya artık ‘özgür’ ve ‘sınırsız’ bir dünyanın parçası değil mi? Sistemler güncelliklerini yitirdiklerinde siyaset yeni düzenlemeler yapar, ama buna ‘sınırsız AB ideali’ de dâhil miydi?
Öyle görünüyor. Normatif olarak demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını tesis etmek ilkesiyle ‘bir barış projesi’ olarak kurulan AB’de bir süredir sert bir iklim değişikliği yaşanıyor.
‘Sınırsız Avrupa’ ideali, 2015’te özellikle Suriye’deki savaşın sertleşmesiyle yaşanan büyük mülteci akını sonrası, bazı ülkelerin kendi sınırlarını korumak için daha sert önlemler almaya başlamasıyla giderek yerini ‘güvenlikçi’ ve ‘ulusçu’ politikalara bıraktı. Aynı zamanda Avrupa’da son yıllarda göçmen karşıtı aşırı sağcı partilerin iktidar, iktidar ortağı veya ana muhalefet olacak kadar güç kazanması bu tabloda etkili. Avrupa’da aşırı sağdan beslenen iklim ve göçmenlere karşı yükselen korku, giderek gündelik dile de sirayet ediyor. Yeni güvenlik politikalarının dildeki tezahürlerinden biri “Make Germany Great Again” (Almanya’yı Yeniden Büyük Yap). Emekli maaşıyla geçinemeyen bir Alman, mültecilere verilen devlet desteklerine dair haberleri okurken “Bana rağmen kimin özgürlüğü?” diye soruyor.
Bu sertleşen iklimin toplumsal pratikleri, iktidar yapısını, siyasi sistemi etkileyerek sınırın içinde ve dışında kalanları yeniden belirlemesi kaçınılmaz. Sınıf ve ırk algıları, çizilen yeni sınırlara ve mekâna göre yeniden kurulup geliştiriliyor.
Fakat tüm bunlara rağmen AB’nin hukuk sistemi henüz yerli yerinde duruyor. Bu sistemde de Almanya’nın sınırlarını kapatması hâlâ tartışmalı. Alman hükümeti, sınır kontrollerinin sertleştirilmesine gerekçe olarak Mülteci Yasası’nın 18. maddesini gösteriyor. Bu yasa, “güvenli üçüncü ülkelerden” gelen sığınmacıların ülkeye girmeden geri çevrilmesine izin veriyor. Ancak bu, Avrupa’nın Dublin Yönetmeliği ile çelişiyor. Daha açık ifadesi şu: Yeni uygulama, hukukçulara göre, fiilen Dublin Tüzüğü’nün askıya alınması demek.
HUKUKU İHLAL GİRİŞİMLERİ
Almanya’nın uygulamayı sadece iç hukuka dayandırması da tartışmanın bir başka boyutu. Gerçi İçişleri Bakanı Dobrindt, daha sıkı sınır kontrolleri emri verirken, Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın, AB üye devletlerine “kamu düzeninin ve iç güvenliğin korunması için” Avrupa düzenlemelerinden muafiyet sağlayan 72. maddesine de atıfta bulundu. Avrupa Adalet Divanı ise daha önce Macaristan hakkında verdiği bir kararda, bu maddenin AB hukukunu askıya almak için kullanılamayacağını açıkça belirtmişti. Diğer taraftan Schengen Sınır Kodu’na göre de iç sınır kontrolleri, ancak kamu düzeni veya iç güvenlik açısından ciddi bir tehdit varsa ve daha hafif önlemler yetersiz kalıyorsa uygulanabiliyor. Oysa şu an böyle bir durumun varlığı da tartışmalı.
Hukukçular ve insan hakları uzmanları Almanya’nın yeni uygulamayla AB yasalarını ihlal ettiğini söylüyor. Bu ihlal - onlara göre - aynı zamanda AB hukukunun siyasi erozyona uğraması demek.
Peki, ‘Avrupa değerleri’ hilafına sınırların kapatılması, AB’nin verdiği fonlarla bir göçmen hapishanesine dönüştürülen Türkiye’yi nasıl etkileyecek? İç siyaset açısından farklı yorumlar yapılabilir ama Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenler açısından bu durumun iyi sonuçlar doğurmayacağı kesin.


