Google Play Store
App Store

İttihatçılar'dan Kuvvacılar'a, oradan Cumhuriyet devrine intikal eden "derin devlet" yapılanmasının son şekli olan Ergenekon çetesi yakalandığından beri İlhan Selçuk ve gazetesinin nutku tutuldu. Has okurlarını bile şaşırtan pis bir suskunluk bu

Bundan 10 yıl önce Ergenekon çetesinin varlığından kamuoyunu ilk haberdar eden Can Dündar ile Celal Kazdağlı olmuştu. Çeteyi ilk öğ-renense Erol Mütercimler'miş. Tarikat kalemşorlarından Fehmi Koru yazdı. Deniz Kuvvetleri'nden yüzbaşı rütbesiyle ayrılan Mütercimler, "Ben ilk kez 1980 yılında öğrenmiştim Ergenekon örgütünün varlığını" diyormuş. Ona da bunu 1971 cuntası paşalarından Memduh Ünlütürk fısıldamış. Ünlütürk biliyorsunuz, aralarında İlhan Selçuk'un da bulunduğu birçok kişinin işkenceden geçirildiği Ziverbey Köşkü'nün sorgu amiri. Ergenekon'u üçüncü keşfedense Talat Turan (bu köşkte eziyet görmüş bir subay). Bir zamanlar Cumhuriyet'in İzmir sorumlusu olan Ümit Otan da Ergenekon'a ilk uyananlar arasında. En son uyanansa her zaman olduğu gibi millet. Bir de hiç uyanmayan, uyanamayanlar var. Bunların başında İlhan Selçuk geliyor.

İttihatçılar'dan Kuvvacılar'a, orada Cumhuriyet devrine intikal eden "derin devlet" yapılanmasının son şekli olan Ergenekon çetesi yakalandığından beri İlhan Selçuk ve gazetesinin nutku tutuldu. Has okurlarını bile şaşırtan pis bir suskunluk bu.

Pis bir suskunluk, çünkü: 31 Ocak 1990'da, Muammer Aksoy'u, 6 Ekim 1990'da Bahriye Üçok'u, 24 Ocak 1993'te Uğur Mumcu'yu, 21 Ekim 1999'da Ahmet Taner Kışlalı'yı, 19 Aralık 2002'de Necip Hablemitoğlu'nu öldüren, 17 Mayıs 2006'da Yargıtay üyelerini kurşuna dizen, Hı-rant Dink'i katleden, Trabzon'da, Samsun'da misyoner gırtlaklayan, altı günde üç kere Cumhuriyet gazetesini bombalayan çete çözüldü çözülecek, fakat İlhan Selçuk'tan 'tık' yok.

Bu isimlerin çoğu onun hem arkadaşı hem de yazarıydı. Üstelik aynı İlhan Selçuk vaktiyle aynı çetenin işkencesi altındayken bile susmayıp, şairane bir akrostişle derin devletin "Ziverbey Köşkü"nü deşifre etmişti.

Ama şimdi susuyor. Orhan Pamuk Nobel alınca ve Dink cinayetinde nasıl susmuşsa öyle susuyor. Hâlbuki Cumhuriyet bombalandığında suçu hemen "yobazlara" yıkmış ve sanki Anıtkabir bombalanmışçasına şamata koparmıştı. Sonra el bombalarını Ergenekoncular'ın attığı ortaya çıkınca, mahcup olup bir özeleştiri yapacağına utanılacak bir vurdum-duymazlıkla kafayı türbana sardı. Ergenekon deyince susuyor. Neden acaba? Kanımca üç ihtimal var:

1-Katiyen olup bitenin farkında değil,
2-Türban meselesini çeteden daha fazla önemsiyor,
3-Ya da arkadaşlarının akıbetine uğramaktan korkuyor.
İkinci şık, şıklılık olsun diye yazıldı, çünkü türbanı önemsemesi çete karşısında susmasını izah edemez. Korkarım birinci ihtimal geçerli, katiyen olup bitenin farkında değil. Ya da bir ihtimal daha var ama bunu söylemeye çekmiyorum; olur mu olur, ne de olsa adam kendinde bir Yüzbaşı Selahattin vehmediyor. Belki de üçüncü şık bu yüzden.

Onu bunu bırakın, asıl merak ettiğim İlhan Selçuk acaba Aksoy'un, Üçok'un, Mumcu'nun, Kışlalı'nın yakınlarının yüzüne nasıl bakacak? Onlara bu tavrını nasıl açıklayacak? Cumhuri-yet'te çalışan arkadaşlarımız var, çoğu büyük bir mahcubiyet içinde, başları önde dolaşıyorlar. Ya okurlara saygı, bundansa Selçuk'ta gram yok. Onun gözünde okur alt tarafı erat. Tirajı kadar ordusu olan kumandan subaylarını da yıldırmış. Kimse bırakın iradeyi inisiyatif bile kullanamıyor. Biliyor musunuz, Cumhuriyet'te çalışanlar sağını solunu kontrol etmeden ağız dolusu gülemiyor bile.

Okura saygı diyordum; biliyorsunuz Cumhu-riyet'i son 25 senedir okuru sırtında taşıyor. Neden, çünkü Cumhuriyet, Atatürk'ün bir "diktatör" olduğunu söyleyen Tanin (İttihatçı-Hüseyin Cahit Yalçın), Tasviri Efkâr (Hilafetçi-Velid Ebüz-ziya), Vatan (Liberal-Ahmet Emin Yalman) gibi gazetelere karşı çıkarılmış bir gazeteydi. Cumhuriyet'in amacı bu misyon etrafında kenetlenmiş bir okur kitlesi yaratmaktı. Nitekim bu fedakâr kitle sayesinde ayakta kalabildi.

1980'de 10 lira olan gazetenin fiyatına 25 yılda 25 kere zam yaparak 2002'de 750 bin liraya çıkaran İlhan Selçuk okurlarına sık sık yazdığı "şükran mektupları"ndan birinde aynen şöyle diyordu:

"80 sayfalık bal dök yala gazeteler 175 bin liraya satılıyor. Cumhuriyet 20 sayfa, 350 bin lira. Kâğıdı kötü, rengi soluk, baskısı ahım şahım değil ve siyah-beyaz. Anlamı ne bunun? Gazetecilik eğitimi gören gençler gerçekten öğrenmek istiyorlarsa, hocalarıyla birlikte bu olayın ardındaki gerçeği irdelemek zorundadırlar.

Elinizdeki ürünün fiyatına, halkın geçim sıkıntısından kan ağladığı ve basın dışı kaynaklardan beslenen (!) gazetelerin damping yaptığı bir süreçte yüzde 40 zam yapıldı; aydın Cumhuriyet okurları, Türkiye'de yaşanan olayların ve medya gerçeğinin farkında olduklarından gazetelerini bırakmadılar."

İlhan Selçuk bu yazısında, "basın dışı kaynaklardan beslenmeden" okurların katkısıyla bağımsızlıklarını koruduklarının altını çiziyor ve sözlerini, "Bizim tek dayanağımız sevgili okurları m izdir, onlara şükran borçluyuz" diye bitiriyordu.

Şimdi aynı olaya bir de okur açısından bakalım; 25 yıldan beri sadakatle aldıkları Cumhuriyet gazetelerini birer "hisse senedi" olarak düşünelim. Bu hesapla artık gazetenin gerçek sahibi okurlarıdır diyebiliriz. Daha açık söylemek gerekirse, "Laik Cumhuriyet ruhunu yaşatmak ve bağımsız kalmak" hedefinde sağlanan bir mutabakatla gazete, (mevcut ticaret hukukuna rağmen) artık el değiştirmiş, okurun malı olmuştur.

Eğer böyleyse yöneticiler, gazetenin bağımsızlığını ilgilendiren konularda okurlarına danışmadan karar alamaz. Ama öyle olmadı, bir sabah okurlar Cumhuriyet'i açtıklarında "Turgay Ciner'e satıldıklarını" öğrendiler. "Basın dışı kaynaklardan beslenen bir sermayeye" satıldıklarını öğrendikten sonra ise şaşkınlıkları bir kat daha arttı. Cumhuriyet okurları affedersiniz o günden beri kendini miş gibi hissediyor.

Atatürkçü olduğunu iddia eden bir suç örgütünün Atatürkçü bir gazeteyi bombalamasını, Atatürkçü yazarları öldürmesini okuruna izah edemeyen Atatürkçü gazetenin Atatürkçü komutanına Faruk Nafiz Çamlıbel'den şu manidar şiiri ithaf ediyorum.

VERASET (*)
Ninem beş yüz altına satılmış bir esirdi, Dedem beş yüz altını sayan derebeyi: Köpek kanı, kurt kanı birbirine girdi, İkisinden meydana çıktı kurt köpeği. İki zıt cevheri var nabzımda duran kanın Biri el pençe duran, öteki durduranın. Duygum sana taparken, düşüncem bir hayvanın Sırtında bir kadınla aşar karşı tepeyi! Ben ninemden muhabbet, dedemden kin almışım, Çini bir kâse kadar başkadır içim dışım, Elini öpmek için yalvarsa da bakışım Isır diye seğirir gözlerimin bebeği.

(*) Mübarek adam İdris Küçükömer, "Devlet ve Biyoloji" bahsinde öğrencileriyle bu şiiri çözümlermiş.