Google Play Store
App Store

1980 sonrası dönemde finans kapital neoliberal küreselleşmenin başlıca itici gücü haline geldi. Bugün ise teknoloji sermayesi askerileşmiş Amerikan kapitalizminin temel dayanaklarından birini oluşturmaktadır.

Amerikan saldırganlığı sermayenin yeni tercihi

Yusuf Tuna Koç

ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı savaşın 16. gününü geride bıraktık. Doğrudan Hamaney başta olmak üzere İran’ın üst düzey liderlerine yönelik suikast operasyonunun ardından İran bölgedeki Amerikan üslerini ve İsrail’i vurarak karşılık verdi.

Gelinen noktada ise müzakere sürecinde son derece tavizkar olan İran, savaşı sürdürme konusunda daha kararlı bir hale gelirken, Washington’un ise soru işaretlerinin arttığı konuşuluyor.

Üstelik, tüm dünya kamuoyunda ABD-İsrail’in emperyalist saldırganlığına tepkiler tırmanarak büyüyor. 7 Ekim’den bu yana soykırımla, işgalle, suikast ve darbelerle önü alınamaz biçimde ilerleyen emperyalizmin maskesi her gün biraz daha düşerken, İran’da bu kez sahada da işler yolunda gitmiyor.

ABD-İsrail’in İran’a müdahalesini, emperyalist saldırganlığın ekonomi politiğini, İran toplumunun yaklaşımını, Kürt grupların durumunu ve Türkiye’de iktidarın tavrını; siyaset bilimci Seyhan Erdoğdu ile konuştuk.

ABD’nin kısa süre içinde Venezuela’nın ardından İran’la da sıcak çatışmaya girmesi emperyalizmin günümüzdeki karakteri hakkında ne söylüyor? Bu saldırgan yönelim geçici bir kriz konjonktürünün sonucu mu, yoksa emperyalist sistemde daha kalıcı bir yapısal dönüşüme mi işaret ediyor? 

Emperyalizm emekçi sınıflar ve çevre ülkeler üzerindeki sömürü ağını yalnızca ekonomik araçlarla değil, aynı zamanda doğrudan ya da dolaylı zor kullanımıyla örer. Bu nedenle askeri müdahaleler ve savaşlar emperyalist sistemin tarihsel işleyişinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Bugün yaşanan gelişmelerin özgünlüğü, bu saldırgan yönelimin neoliberal küreselleşme döneminin sınırlarına gelinmiş bir tarihsel momentte tekrar ortaya çıkmasıdır. 2008 küresel mali krizinden sonra dünya kapitalizmi ekonomik, toplumsal, ekolojik ve siyasal gerilimlerin eşzamanlı biçimde derinleştiği bir çoklu kriz dönemine girmiştir. Bu kriz yalnızca finansal bir dalgalanma değil, neoliberal birikim modelinin yapısal sınırlarına ulaşmasının bir ifadesidir. Refah devletinin gerilemesi, emeğin güvencesizleşmesi, sağlık ve eğitim gibi kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve artan eşitsizlikler neoliberal düzenin toplumsal meşruiyetini ciddi biçimde aşındırmıştır. Bu tabloya eşlik eden politik kriz ise siyasal liberalizmin zayıflaması, yeni faşizm eğilimlerinin güçlenmesi, lümpenleşmenin yaygınlaşması, yasadışı ekonominin büyümesi ve devletin çıkar gruplarınca ele geçirilmesi gibi süreçlerle karakterize olmaktadır.

Bu çoklu kriz ortamına ABD’nin hegemonya mücadelelerinin sertleşmesi eşlik etmektedir. Günümüzde küresel güç rekabeti yalnızca askeri alanda değil, küresel kapitalizmi örgütleyen temel altyapılar üzerinde yürütülen çok katmanlı bir mücadele biçimini almıştır. Teknolojik üstünlük, küresel finans sistemi üzerindeki hakimiyet, enerji kaynaklarının kontrolü, kritik minerallerin ve stratejik hammaddelerin denetimi, küresel tedarik zincirlerinin yeniden düzenlenmesi ve ticaret yollarının güvenliği bu mücadelenin başlıca alanlarını oluşturmaktadır.

Özellikle yarı iletkenler, yapay zekâ, veri altyapıları ve dijital platformlar gibi stratejik teknolojiler üzerindeki rekabet bu güç mücadelesinin ekonomik ve teknolojik boyutunu daha da keskinleştirmiştir. Bu alanlar yalnızca ekonomik rekabetin değil, aynı zamanda askeri kapasitenin ve jeopolitik gücün de belirleyici unsurları haline gelmektedir.

Tarife savaşları, yaptırımlar ve tedarik zincirlerinin jeopolitik risklere göre yeniden düzenlenmesi ekonomik rekabet ile jeopolitik mücadele arasındaki bağın giderek güçlendiğini göstermektedir. Bu süreçte askeri güç de yeniden merkezi bir rol kazanmaktadır. Sürekli savaşlar, askeri müdahaleler ve vekâlet savaşları hegemonya mücadelelerinin önemli araçları olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Dolayısıyla ABD’nin İran’la sıcak çatışmaya girmesi yalnızca geçici bir kriz momentinin sonucu olarak değerlendirilemez. Bu gelişme kapitalizmin çoklu kriz ortamında derinleşen hegemonya mücadelelerinin ve küresel güç dengelerini yeniden şekillendirme çabalarının bir parçasıdır. Bununla birlikte henüz yeni ve kalıcı bir düzenin ortaya çıktığını söylemek mümkün değildir. Neoliberal küreselleşme çözülme sürecine girmiştir; ancak onun yerine geçecek yeni bir birikim rejimi henüz tam olarak şekillenmemiştir. Bu nedenle günümüz, eski düzenin çözülmeye başladığı fakat yeni düzenin henüz doğmadığı tarihsel bir geçiş dönemine işaret etmektedir.

İRAN SAVAŞI HEGEMONYA HAMLESİ

İran’a yönelik savaş yalnızca bölgesel hegemonya ile mi ilgili? Ekonomik ve politik nedenleri var mı? Sizce hedeflenen nihai sonuç nedir? 

İran’a yönelik savaş yalnızca belirli bir ülkeye karşı askeri üstünlük kurma ve bölgenin doğal kaynaklarına el koyma çabası olarak değerlendirilemez. Bu savaş daha geniş ölçekte ABD emperyalizminin küresel hegemonya mücadelesi içinde stratejik konumunu güçlendirmeye yönelik bir hamle olarak görülmelidir.

İran enerji kaynakları bakımından son derece zengin bir bölgenin merkezinde yer almakta ve Orta Doğu’daki güç dengelerinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle İran üzerinde kurulacak askeri ve siyasi baskı yalnızca bölgesel bir üstünlük sağlamaz; aynı zamanda küresel enerji akışları ve stratejik ticaret yolları üzerinde daha geniş bir kontrol imkânı yaratır. Enerji kaynaklarının ve enerji geçiş yollarının denetimi emperyalist güçler açısından yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir araçtır.

Ayrıca İran’a yönelik savaşın arka planı enerji jeopolitiği ile sınırlı değildir. ABD’nin yürüttüğü hegemonya mücadelesi aynı zamanda küresel finans sistemi, teknolojik üstünlük ve tedarik zincirlerinin kontrolü üzerinde yoğunlaşmaktadır. Özellikle Çin’in teknolojik ve ekonomik yükselişi bu mücadelenin merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle Orta Doğu gibi enerji rezervleri, ticaret yolları ve askeri üs ağları bakımından stratejik bölgelerde yürütülen askeri müdahaleler yalnızca bölgesel değil, küresel güç dengelerini etkileyen hamleler olarak değerlendirilmelidir.

Öte yandan kriz dönemlerinde kapitalist sistemin birikim sorunlarına verilen yanıt biçimlerinden biri olan savaş ekonomisi günümüzde çok daha geniş bir ölçekte işlemektedir. Askeri harcamaların artması, silah üretimi ve askeri teknolojilere yapılan yatırımlar büyük sermaye grupları için yeni birikim alanları yaratmaktadır.

Joe Biden 15 Ocak 2025’teki veda konuşmasında şöyle diyordu: “Bugün Amerika’da, demokrasimizi, temel hak ve özgürlüklerimizi ve herkesin ilerlemesi için adil bir şansı kelimenin tam anlamıyla tehdit eden aşırı zenginlik, güç ve nüfuza sahip bir oligarşi şekilleniyor. Biliyorsunuz, Başkan Eisenhower veda konuşmasında askeri-sınai kompleksin tehlikelerinden bahsetmişti. Altmış yıl sonra, ülkemiz için gerçek tehlikeler oluşturabilecek bir teknoloji-sanayi kompleksinin potansiyel yükselişi konusunda da aynı derecede endişeliyim.”

OLİGARŞİK İTTİFAKIN  ASKERİLEŞMESİ

Gerçekten de ABD emperyalizminin oligarşik bir sermaye ittifakı temelinde askerileştiğini görüyoruz. Bu eğilim, ABD’de Savunma Bakanlığı’nın adının “Savaş Bakanlığı”na çevrilmesiyle de sembolleşmektedir.

Bu gelişmeler emperyalizmin iç yapısında önemli dönüşümlere işaret etmektedir. Teknoloji sermayesi, finans kapital ve ulusal güvenlik bürokrasisi arasında simbiyotik bir ilişki gelişmekte; bu üçlü Amerikan kapitalizminin yeni hegemonik blokunu, “evrenin yeni efendilerini”  oluşturmaktadır. ABD’de Pentagon ile teknoloji şirketleri arasındaki ortaklıkların derinleşmesi, yapay zekâ sistemlerinin istihbarat ve hedefleme süreçlerine entegre edilmesi ve hiper ölçekli bulut altyapılarının askeri kullanım için geliştirilmesi bu dönüşümün önemli göstergeleri arasında yer almaktadır.

Tarihsel olarak farklı sermaye fraksiyonları, devletin stratejik yönelimleriyle birleşerek hegemonik konuma yükselmiştir. 19. yüzyılda demiryolu şirketleri ABD’nin genişlemeci devlet projesinin merkezinde yer alırken, 20. yüzyıl ortasında otomotiv, enerji ve savunma şirketleri devletin ekonomik ve askeri yapılanmasını biçimlendirdi. 1980 sonrası dönemde finans kapital neoliberal küreselleşmenin başlıca itici gücü haline geldi. Bugün ise teknoloji sermayesi askerileşmiş Amerikan kapitalizminin temel dayanaklarından birini oluşturmaktadır.

Dolayısıyla İran’a yönelik savaş yalnızca bölgesel jeopolitik hesaplarla açıklanamaz. Bu savaş ABD emperyalizminin küresel hegemonya mücadelesi ile birlikte ekonominin askerileşmesi ve askeri harcamalar üzerinden yeni birikim alanları yaratılmasıyla da ilişkilidir.

Sonuç olarak İran’a yönelik savaşın nihai hedefi tek başına askeri bir zafer değildir. Asıl amaç ABD emperyalizminin küresel hegemonya mücadelesi içinde stratejik konumunu güçlendirmek, enerji ve jeopolitik alanlarda denetimi artırmak, küresel güç dengelerini kendi lehine yeniden şekillendirmek ve askeri harcamaların genişlemesi yoluyla kapitalist ekonominin kriz dinamiklerine geçici çözümler üretmektir.