Anlamak gideni ve örgütlemek gelmekte olanı

Gökhan BULUT*
Bugün, hayatının büyük kısmını kendisini yıpratmaya hatta ortadan kaldırmaya çalışan iktidarların yönetimi altında geçiren Cumhuriyet’in kuruluşunun 102’empernci yıl dönümü. Ve ayrıca, 2017’deki meşruti monarşi anayasasının ardından yine bir anayasa gündemiyle yeniden yoğun biçimde tartışıldığı günlerden geçiyoruz. Fakat Cumhuriyet de laiklik de basit bir anayasa tartışmasının sıradan nesneleri değil eşit yurttaşlığın tarihsel ve hukuki temelidir. Varlığı veya yokluğu tek başına tartışılamaz.
Önce eleştiri ve özeleştiri ihtiyacını tartışalım. Sosyalist solun büyük kısmı, Cumhuriyet kazanımlarının ve laikliğin geriletilmesini yakın zamana kadar doğru anlamlandıramadı. Cumhuriyet ve laiklikle ilgili, sahip olduğu kendi ilerici eleştirilerini bir kenara bırakarak siyasal İslam’ın, kimlikçi ve liberal siyasetlerin Kemalizm’e yönelik gerici eleştirisinin etkisine girdi. Cumhuriyet’in ve laikliğin tahribatına çalışan sağ örgütlenmelerin ve düşüncelerin gündemlerini paylaşmakta bir beis görülmedi. İktidarın bütüncül ve sıralı politikaları tarihsel hamleler olarak algılanmadı. Başta CHP olmak üzere sosyal demokrat partiler ise laikliğin tasfiyesini, konuyu seçimlere havale eden bir siniklikle karşıladı. AKP’nin manipülasyonu ve otoritesi karşısında kabullenici tavrıyla geniş kitlelerin dinamik muhalif potansiyelini de sönümlendirdi. Bu sırada AKP, demokratikleşme ve büyüme vaadiyle Cumhuriyet kazanımlarını ve laikliği tasfiye etti.
GERİLETİLMESİ İŞÇİ SINIFININ GERİCİLEŞTİRİLMESİDİR
Cumhuriyet’in kazanımları ifadesini doğru anlamak gerekir. Bu kazanımlar yalnızca Cumhuriyet’in ilanı ve sonrasında düzenlenen “siyasal, sosyal, kültürel haklar” değildir. Aynı zamanda, devletin iş görme kapasitesidir. Bu kapasitenin önemli bir bölümü işçi sınıfının uğruna ağır bedeller ödediği iktisadi, sosyal ve siyasal haklarla oluşur ve Türkiye’de cumhuriyete büyük ölçüde anlamını veren unsurlardan biri de budur. Öte yandan, neoliberalizm ve Türkiye’de iktidarda bulunan AKP için bu haklar, ödemekle sorumlu olduğu birer maliyet kalemiydi.
Aslında genel olarak devlet ve sermaye sınıfı, iktidarının ve meşruiyetinin büyük bölümünü işçi sınıfının sahip olduğu bu hakların maliyetini karşılayarak elde eder. Devlet ve sermaye, neoliberalizmle birlikte refah devletini tasfiye ederek bu sorumluluk ve maliyetten (emeğin yeniden üretimi maliyetinden) büyük oranda kurtulur ama bu sefer de siyasi bir bedelle karşı karşıya kalır: Meşruiyet krizi ve iktidarını kaybetme tehdidi. Artık yönetenler eskisi gibi yönetememekte, yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istememektedir.
Bu aşamada zor ve din, önceden olduğundan daha çok devreye sokulur. Topluma dayatılan din, iktidar aygıtını kutsallık haleleriyle koruyarak geniş bir rıza ve derinleşen bir sömürü imkanı yaratır.
Dolayısıyla din, devleti ve sermayeyi emeğin yeniden üretim maliyetini karşılama sorumluluğundan azat eden iktisadi bir enstrüman ve bu sorumsuzluğunun bedelini ödemekten kurtaran siyasal bir enstrümandır. Bu iki enstrüman birlikte tınladığı an, iktidarın ve sömürünün şarkısı göğe ulaşır.
GREVDEKİ İŞÇİYE TEKLİF EDİLEN DİN
Böylesi bir ana ilişkin en etkileyici örneklerden biridir: Eski bakan ve şimdinin Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin 2023 Ağustos’unda, grevdeki Şireci tekstil işçilerini sefalet ücretlerine ikna etmek için fabrikaya gidip patron propagandası yapmaktadır ve işçilere şöyle seslenir: “Şireci dediğiniz adamı bir de benim gözümden dinleyin… Hepimiz ölüp gideceğiz, aldığımız nefesi vereceğimizin garantisi yok… Mezarlıkta camiye gittiğimiz zaman (Şireci) ‘en güzel camiyi yaptıracağım başkanım’ dedi. Şireci dediğiniz adam bu.” Bir kamu yöneticisi, bir patron lehine propaganda yapmaktadır ve hakları için direnen işçileri ikna edebilmek için kullandığı araç, patronun yaptırdığı camidir. Adeta karikatürleşmiş bu örnekten çıkan gerçek sonuç şudur ki siyasal İslam, emekçi sınıfları ideolojik düzeyde kapitalizmle, pratik alanda da kendilerini sömürenlerle uzlaştırmaya ve egemenlerin hâkimiyetlerini mutlak kabul etmeye yönlendirmektedir ve bu siyasal İslam’a ait sınıfsal bir işlevdir.
TASFİYE, HALKIN YURTTAŞLIKTAN KOVULMASIDIR
Laiklik, işçinin emeğinin patronun camisiyle ödenememesi; cumhuriyet de, devletin bunu teklif etmeye cüret edememesidir.
Son yıllarda çokça gündeme gelen yurttaşlık ve “yurttaşlığın tasfiyesi” tartışmasının da yukarıda andığımız haklarla anlaşılması gerekir. Modern toplumda yurttaşlık, geri döndürülemez şekilde haklarla tanımlıdır ve bu hakların yerine getirilmesi sorumluluğu devlete verilmiştir. Yurttaşlık, doğumla kazanılan soyut hakları değil hukukla güvence altına alınmış somut hakları ifade eder. Örneğin, nitelikli, bilimsel eğitim ve sağlığa parasız erişebilmek bir yurttaşlık hakkıdır ve bunu sağlama sorumluluğu devlettedir. Eğitimin dinselleştirilmesi, sağlığın özelleştirilmesi, kamusal hizmetlerin bilimsizleştirilmesi, niteliksizleştirilmesi ve paralılaştırılması, halkın büyük bölümünün yurttaşlık alanından kovulması demektir. Laiklik, kişilerin ve toplumun düşüncelerinin demokratik yollardan gelişimi ve kamusal yaşama dolaysız erişim demek olduğundan, yurttaşlığın çekirdeğinde yer alır. Laikliğin geriletilmesi ve yurttaş haklarının gasp edilmesi, aynı anlama gelir ve zaten aynı günde meydana geldiği görülecektir.
İHTİYAÇ NEDİR, HANGİ YOLLA KARŞILANIR?
Kapitalizmde emekçilerden istenen, iktidarın ve sermayenin verdikleri dışındaki her şeyden vazgeçmeleridir. O yüzden elindekilerle yetinmek istemeyen ve haklarını talep eden emekçilere, elindekiler için şükür, talepleri için dua telkin edilir. Laiklik, işçi sınıfına “kendisine ait bir hak” olarak değil “başkasına ait bir ayrıcalık” olarak gösterildiğinden, laiklik karşıtı düzenleme ve uygulamalar, emekçilerin gerçek hayatlarının gerçek sorunu olarak da görünmez. Bunu düzeltecek ve düzenleyecek bir programa ihtiyaç vardır.
Laiklik yalnızca parlamenter ve konjonktürel bir konu değildir. Laikliğe günlük bir tartışma olarak yaklaşmak onun sınıfsal ve tarihsel önemini görmeyi engeller. Yalnızca “bugün” için yürütülen tartışmalar “yarın”ı kaybetmeye mahkûm olacaktır. Laikliğin varlığı ile eşitlik ve özgürlüğün varlığı birbirine bağlıdır. Türkiye için ise ek olarak anti-emparyalist mücadelenin ve Cumhuriyet’in kurucu dayanağıdır. Dolayısıyla bugün Türkiye’de laiklik karşıtlığı, emperyalizmi savunmak ve aydınlanma düşmanlığı demektir. Tüm siyasal yapı ve aktörlerin bunu bu açıklıkla anlaması ve laiklik karşıtlarıyla bu zeminde de mücadele etmesi gerekir. Sosyalist solun, laikliği ödünsüz savunması ve cumhuriyetin kazanımlarına dayanarak onu içerip aşmayı hedeflemesi gerekir. Cumhuriyet’in kazanımlarına dayanmayan, onu içerip aşmayı değil ortadan kaldırmayı amaçlayan bir siyaset sosyalist olamaz ve öyle bir siyasetin yolu da bu ülkede AKP dışında bir yere çıkmaz.
102’nci yılında Cumhuriyet’in ve laikliğin yolu açık olsun.
*Akademisyen


