Anti-faşist bir başyapıt
Faşist Franco'ya direnen 'Partizan'ların 2. Dünya Savaşı sonrasında uğradığı hayal kırıklığını anlatan Pan'ın Labirenti, yılın en önemli filmlerinden...
Bazen gerçek o kadar karanlıktır ki, fanteziden başka çıkış yolu kalmaz. 'Örümcek Kadının Öpücüğünde' Arjantin faşizmin hapishanesindeki eşcinsel tutuklu hayallerinde nasıl sinemanın fantastik dünyasına kaçıyorsa, 'Labirent'te de İspanyol faşizminin simgesi üvey babasıyla yaşamaya zorlanan yeniyetme Ofelia (Ivana Baquero) masal kitaplarından esinlenerek yarattığı bir hayal dünyasına kaçar. Ama gerçeğin karanlığı fanteziyi de karartır, hayal dünyası da tehlikelerle dolu karanlık bir masala dönüşür.
'Labirent', 'Hellboy'dan tanıdığımız Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro'nun yönettiği anti-faşist bir başyapıt.
Filmin öyküsü 1944'te İspanya'nın kuzeyinde geçiyor. İç savaşın sona ermesinin ve Franco faşizminin zaferinin üzerinden beş yıl geçmesine rağmen hâlâ direnen partizanlar vardır. Bu direnişin arkasında filmde söylenmeyen ama Del Toro'nun, Sight&Sound dergisine söylediği beklenti şudur: Direnişçiler, II. Dünya Savaşı bitince müttefiklerin İspanyol cumhuriyetçilerinin yardımına koşacağına inanmaktadır. Oysa savaş kazanılınca eski Naziler ve diğer ülkelerin faşistlerinden sosyalizm karşıtı mücadelede yararlanmayı seçecektir müttefikler. Kapitalist Avrupa seçimini faşist Franco'dan yana yapar. Gerçek babası ölünce, hamile annesiyle birlikte faşist bir subay olan üvey babası Vidal'in yanına taşınan Ofelia'nın hayattaki seçimleri nasıl olacaktır? Hayal dünyasında Ofelia yeraltı dünyasının kayıp prensesidir. Kendisine yol gösteren Pan'ın dediklerini yaparsa yeraltı dünyasına geri dönüp, bir prenses olarak mutlu bir hayat sürecektir. Ama ne pahasına?
Del Toro artık dinin gereklerini yerine getirmeyen bir Katolik (ama bir ateist değil) olduğunu söylüyor. İnanç, ölümsüzlük gibi kavramları önemsiyor. Filmin finalin-deki başkaları için kendi kanını dökmek teması tabii ki İsa'nın öyküsüyle örtüşü-yor. Ama kendini feda düşüncesini sadece Hıristiyanlıkla alakalandırmak yanlış. Nazım Hikmet de "sen yanmasan, ben yan-masam" derken karşı pencereden bakarak aynı şeyi söylemiyor muydu?
Büyük sanatçılar benzer düşünür. 'Labirent' yılın en önemli filmlerinden biri. Kaçırmayın.
Pan'ın Labirenti
Orijinal Adı:El Laberinto del Fauno Yönetmen: Guillermo del Toro Oyuncular: Ivana Baquero, Doug Jones Türü: Dram, Fantastik Ölke: Meksika, ispanya, ABD Süre: 112
* * *
Boşnak damarı
Bir anneyle kızının öyküsünü anlatıyor "Grbavica: Esma'nın Sırrı". Filmin adındaki sırrı elbette açık etmemek lazım. Fakat bu da yazı yazmayı oldukça güçleştiren bir durum. Bosna'da, savaş sonrasında dul ve çocuklu bir kadın olarak ayakta kalmaya çabalıyor Esma. Yaşamak için iki iş birden yapmak zorunda ama bu bile kızının okul gezisi için yeterince para kazanmasına yetmiyor. Bir tür manda yönetimindeki Bosna'da şimdi mafya cirit atıyor ve yoksul olmak belki eskisinden çok daha zor. Ama bir de katliamlarla, tecavüzlerle dolu savaş yılları var. Ve Esma o yıllarda yaşadıklarını konuşacak güce geçen onca yıla rağmen hâlâ sahip değil. Grup terapisinde ağzını açmıyor. 'Grbavica' etkileyici ve önemli bir öykü anlatıyor. Anne ve kızında Mirjana Karanovic ve Luna Mijovic mükemmeller. Grbavica'ya ilgisiz kalmayın.
Grbavica: Esma'nın Sırrı
Orijinal Adı:Grbavica: Esmas Geheimnis Yönetmen: Jasmila Zbanic Oyuncular: Mirjana Karanovic, Luna Mijovic Türü: Dram Ölke: Avusturya, Bosna Hersek, Almanya
* * *
Başkanları da vururlar
Yalan, bilimsel verilerle süslenirse daha etkileyici olur. "Bir Başkanın Ölü-mü"nde George W. Bush öldürülüyor. Filmde, soruşturma parmak izi araştırması gibi bilimsel yöntemler kullanılarak yapılıyor ve "yalan" bir sonuca inandırıcı bir şekilde ulaşılıyor. Söz konusu film de bize belgesel sinemanın yöntemlerini kullanarak "yalan" bir hikaye anlatıyor ama anlattıkları bir yandan da o kadar gerçekçi ki. Ve o kadar da gerçekmiş izlenimi veriyor ki. "Bir Başkanın Ölümü" bize hem kabullendiğimiz, doğruluğunu sorgulamadığımız yöntemlere kuşkuyla bakmamızı söylüyor, yalanın ne kadar kolaylıkla yutturulabileceğini gösteriyor, hem de 11 Eylül sonrası Amerika'sının tablosunu çiziyor. Aynı zamanda terör eylemlerinin olumlu bir etkisinin olmasının imkânsızlığını, sorunun bir sistem sorunu olduğunu vurguluyor. Sahte-bel-gesel daha önce yapılmamış bir şey değil, ama "Bir başkanın Ölümü" bu forma yeni bir nefes getiren, başarılı bir film.
Bir Başkanın Ölümü
Orijinal Adı:Death of a President Yönetmen: Gabriel Range Oyuncular: Hend Ayoub, Malik Ba-der Türü: Aksiyon, Dram, Gizem Öleke: ingiltere
* * *
Margot'yu kim öldürdü?
MARGOT Beck sekiz yıl önce seri bir katil tarafından öldürülmüştür. Katil işlemiş olduğu bütün cinayetleri itiraf etmesine rağmen Margot'yu öldürdüğünü hep inkâr etmiştir, ancak bütün araştırmalar katilin aynı kişi olduğunu göstermektedir.
Kimseye Söyleme
Orijinal Adı: Ne Le Dis a Personne Yönetmen: Guillaume Canet Oyuncular: Francois Cluzet, Marie-Josee Croze Türü: Dram Ölke: Fransa
* * *
Aura'nın yolları taştan
HAYDAR,cemaatinden yol düşkünü cezası alır. Oysa asıl suçlu ağabeyi Şahin'dir. Yol düşkünü Haydar ile yezidi Yezide'nin yolları kesişir. Öksüz büyüyen Yezide'nin bundan sonraki hayat hikâyesi bir auraya dönüşür. İki soyguncunun serüveni de bu auraya karışır.
Aura
Yönetmen: Orhan Oğuz Senaryo: Orhan Oğuz Oyuncular: Gani Rüzgar Savata, Töre Anadolu Türü: Dram Ülke: Türkiye
* * *
Ferzan Özpetek klasiği
FİLMDE kırklı yaşlarına gelmiş bir grup arkadaşın hayatlarını sorgulaması konu ediliyor. Dostlukta olduğu kadar aşkta da ayrılığı kabul edememek bu arkadaş grubunu; duyguları, heyecanları ve en derin korkularıyla yüzleşmeye zorluyor. Hüzünlü duygular yaşatırken gülümseten bu filmdeki insanların hikâyesi, yeni kurallar ve yeni ilişki dinamikleri arayan herkes için tanıdık bir öykü olarak karşımıza çıkıyor.
Bir Ömür Yetmez
Orijinal Adı: Saturno Contro Yönetmen: Ferzan Özpetek Oyuncular: Margherita Buy, Stefano Accorsi Türü: Dram Ülke: italya
* * *
Seneye tv filmi olur
LİNDA çok güzel bir evde iki çocuğu ve onu seven kocasıyla yaşamaktadır. Mükemmel hayatı, birgün kocasının trafik kazasında öldüğü haberiyle sarsılır. Ertesi sabah uyanıp kocasını yanında sağlıklı bir şekilde bulduğunda, yaşadıklarının bir rüya olduğunu düşünür. Kısa bir süre sonra aslında gördüklerinin rüya olmadığını anlar. Ailesini kurtarmak için zamana ve kadere karşı gözü dönmüş bir halde yarışır.
Sıradışı
Orijinal Adı: Premonition Yönetmen: Mennan Yapo Oyuncular: Sandra Bullock, Julian McMahon Türü: Dram, Gizem Ülke: ABD
* * *
Olga'nın içler acısı ahvali
OLGA, sıradan genç bir kadındır, hiç beklemediği bir anda kocası tarafından terk edilir. Kimse tarafından sevilmediği ve artık istenmediğini düşünmeye başlar ve şiddetli sinirsel krizler yaşar. Azap dolu bu günler 01-ga'nın hayatı kavrayışında derin yaralar oluşturur ve artık yemek yemeyen, sersemlemiş ve yarı deli bir hale gelir.
Ayrılık Günleri
Orijinal Adı: Giorni Dell'Abbandono Yönetmen: Roberto Faenza Oyuncular: Margherita Buy, Luca Zingaretti Türü: Dram Ülke: italya
* * *
Festivalden...
GÜNEYKore sinemasının en önemli yönetmenlerinden Park Chun-Wook Boğaziçi Üniversi-tesi'nde master class başlığı altında katılımcıların sorularını cevapladı. Sinema yazarı Alin Taşçıyan'ın moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide uzun zamandır Türkiye'de yaşayan Koreli bir çevirmen görev aldı.
PARKoldukça açık sözlüydü söyleşide. Kendisine daha çok sinemasındaki şiddete dair sorular yöneltildi. Park şiddetin ya da intikamın hayatın içinde var olduğunu, bunu sempatik-leştirmeye çalışmadığını anlattı. Kendi gençliğinde şiddete çok fazla tanık olduğunu, birçok tanıdığının, arkadaşının güvenlik güçleriyle çatışmaya girdiğini, yaralandığını, işkence gördüğünü ve hatta öldüğünü anlattı. Kendisinin de kimi zaman polise taş attığını ama şiddetten çok korktuğu için kendisini daha çok koruduğunu söyledi. Fakat bugün G. Kore'de daha iyi bir demokrasi olmasını o günlerde şiddete maruz kalmayı göze alan o insanlara borçlu olduklarını, bu sürece fazla katkı sağlamamış olmasından dolayı da kendisini suçlu hissettiğini söyledi.
PARKayrıca B.Ü. 'deki Mithat Alam Film Merke-zi'nin olanaklarını överek kendisinin gençliğinde böyle olanaklara sahip olmadığını ve eğer olsaydı bugün belki daha iyi bir yönetmen olabileceğini belirtti.
PARK,bir yönetmen olamayacağını düşünmüş gençliğinde. Kendisini bu iş için fazla çekingen ve yumuşak bulmuş. Bu nedenle felsefe okumuş ama sonra pişman olmuş. Okulda bir sinema kulübü kurmuş daha sonra. Park son filmini, kendi çocuğu için yaptığını, onun seyredebileceği bir film yapmak istediğini söyledi. Ayrıca Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil'in kendisi için yeniden karanlık sulara dalmadan önce bir nefes alma, gün ışığının keyfini yaşama fırsatı verdiğini söyledi.
PARKsenaryo yazarken muhakkak birileriyle ortak çalışması gerektiğini de ekledi. Bir arkadaşıyla ortak bir hard diski olan iki bilgisayarda senaryoyu yazdıklarını, bu aşamadan sonra ses ve prodüksiyon tasarımcılarıyla görüştüğünü, diğer ekip elemanlarıyla birlikte çok ayrıntılı bir story-board oluşturduklarını anlattı. Film setinde kendisini gözlemleyen birinin onu bir diktatör gibi görebileceğini ama aslında son derece kolektif bir süreç sonucunda filmin oluştuğunu anlattı. Film öncesi çalışması olmasa asıl o zaman sette herkesin onun ağzının içine bakmak zorunda olacağını söyledi.
ETKİNLİĞİsanatçılar sorulduğunda, Kendisini David Lynch ya da Wong Kar-Wai'ya benzetenler olduğunu ama bu yönetmenleri beğenmediğini söyledi. Esin kaynaklarının daha çok edebiyatçılar olduğunu, Kafka, Dostoyvski ve Vonne-gut gibi isimlerden etkilendiğini belirtti. Sinema olarak da ilk esin kaynağının Hitchcock olduğunu ve daha çok geçmiş yönetmenlerden esinlenmenin doğru olduğunu yoksa herkesin birbirine benzer filmler yapacağını söyledi.
GENELolarak park çok olumlu bir izlenim bıraktı.


