Arkeoloji geçmişin ötekilerinin verilerine sahip
Arkeoloji geçmişin ötekilerine dair çok sayıda veriye sahiptir. Arkeolojik kalıntıların yanı sıra, yazılı belgeler, görsel sanatlar da geçmişin izlerini günümüze taşırlar. Ancak buradaki en büyük engel ideolojik körlüktür.

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ
Kurtul Gülenç ve Önder Kulak, Arkeolog ve Yazar İsmail Gezgin ile "arkeolojik bulgular ve çalışmaların ezilenlerin penceresinden sınıfsal kompozisyonlarla ilişkisi" üzerine konuştu.
Belgesel ve metinlerde arkeolojik bulgular, Benjamin’in ifadesiyle, sömüren sınıfların tarihsel zafer alayını kutlamak için kullanılıyor adeta. Buna karşılık, sömürülenleri merkezine alan bir arkeolojinin fikri temelleri neler olmalıdır?
Yaklaşık on iki bin yıl önceki başlangıcından bu yana yerleşik tarım kültürü, kurucusu olan ayrıcalıklı bir azınlığın ihtiyaç ve iktidarını gözetmiştir. Tapınaklar yoluyla yaşama dahil edilen tanrıları ve inançları da yanına alan bu ayrıcalıklı sınıf, iktidarı ve inancı siyasallaştırmış, toplumsal yaşamı dinselleştirmişti. Üretim ve tüketim süreçlerinde inşa edilen kültür, egemen güçlerin iktidarını koruyup yüceltmiş, sürekli yeniden üretmiştir. Görkemli tapınaklar, heykeller, dikilitaşlar, onu üretenlerin varlığını ve emeğini gizleyerek, fallokratik bir kültürün propagandasını yapmışlardı. Düzen, uygarlığın sınıfçı ve cinsiyetçi ideolojisine dönüşmüştü.
Bu ideoloji modern zamanların arkeolojisini de esir almış, iktidarı parlatan bir bilim anlayışını hâkim kılmış, eski eserlerin araştırılması ve değerlendirilmesinde ideolojik okumaların servis edilmesine yol açmıştı. Fakat artık görünmez kılınanları görme zamanı. Her şeyden önce farklı ve eşitlikçi bir yaşamı mümkün kılmak için cinsiyetçilik, adaletsizlik, şiddet ve sömürü gibi bugünün pek çok probleminin geçmişten kaynaklandığının bilincine varmalı ve geçmişi eleştirel bir perspektiften yeniden yorumlamalıyız. Arkeologların en başta içinde yaşadıkları kültürün ideolojisinin ve kendi ön yargılarının farkına varması elzem. Eski eseri ilişkisel, eleştirel ve disiplinler arası ele alan bir bilimsel yaklaşıma muhtacız. Tek bir bilim yok, geçmişe yüklenen anlam sabit değil. Bir arkeolojik esere yaklaşırken, bastırılmış sesleri açığa çıkaracak, eleştirel alternatif okumalara olanak tanıyacak çoklu bir yaklaşıma ihtiyaç var. Çünkü arkeoloji sadece arkeoloji değildir. Geçmiş salt arkeolojik bir perspektiften okunamaz. Arkeolojik eser üzerine toplumsal temsiliyetin izlerini sorgulayan farklı okumalar yapıldığında, her türlü hiyerarşi ve emek ilişkisi görünür kılınacak, binlerce yıllık eserle günümüz arasında ilişki kurulacaktır. Arkeolojiyi eski eser fetişizminden kurtaracak şey, geçmişin ve arkeolojik nesnelerin bugünkü toplumsal ve kültürel sorunlarla bağlantısını sağlamaktır. Arkeoloji hep önüne bakarak, yerden başını kaldırmadan yapıldığında, bulup çıkarma arzusuna takılı kalındığında hayatı anlamaktan uzağa düşer, kazdıkça açığa çıkaracağı yerde aslında hakikatin üstünü örter.
Arkeolojik çalışmalar sömürülen sınıfların antik dönemdeki yaşamları, kültürden siyasete, ekonomiden nicesine, toplumsal varlıkları ve kuruculukları hakkında bize neler söyleyebilir?
Arkeoloji geçmişin ötekilerine dair çok sayıda veriye sahiptir. Arkeolojik kalıntıların yanı sıra, yazılı belgeler, görsel sanatlar da geçmişin izlerini günümüze taşırlar. Ancak buradaki en büyük engel ideolojik körlüktür. Özellikle klasik arkeoloji disiplininin kontrolündeki Akdeniz ve Ege kıyıları arkeoloji çalışmalarının pek çoğunda olduğu gibi, araştırmalar yerleşim ve yaşam alanlarının kamusal mekanları üzerinde yoğunlaşır. Aristokrasi, burjuvazi ve iktidarı temsil eden yapılar merkeze alınarak, sınıfsal görkem ve estetiğe sahip eserlere odaklanılıp bu kültürün emekçileri yok sayılır. Arkeolojinin deyim yerindeyse turizme hizmet etmesinin, turistik malzeme yetiştirme derdiyle yapılmasının da bunda bir payı olduğunu kabul etmeliyiz. Antikçağ yazarlarının sıradan insanların, üretici çoğunlukların hayatlarını görmezden gelmeleri gibi maalesef günümüz arkeolog ve tarihçilerinin de pek çoğu “ötekileştirilen” bu insanları yok sayan bir anlayışa hizmet eder. Oysa herhangi bir yaşam alanındaki ihtiyaçların karşılanabilmesi için nüfusun büyük çoğunluğunun katkısı söz konusudur. En basitinden taş bir yapı, yakınlarda bir taş ocağına ve orada çalışan “işçi” ve hayvanların emeğine işaret eder. Bu taşları taşıyacak, işleyip şekillendirecek, onları üst üste koyarak binayı dikecek emekçiler bu tarihin önemli bir parçasıdır. Taşları birbirine, kapıları duvarlara tutturacak metal kenetler, menteşeler ve onların üretimini sağlayan binlerce insan söz konusudur. Yenilen yemekten giyilen kıyafete, kullanılan aletlere dek yaşamı var eden her kültür ürününün ardında varlıkları hukuken de kültürel olarak da görülmeyen emekçiler vardır. Örneğin Antik Atina’da ayrıcalıklı zümrenin evlerinde onlarca hizmetkâr ve köle yaşıyordu, o evlerdeki yaşam ve ekonomi bu emek üzerinde yükseliyordu. Yok sayılan bu insanların yaşamları hakkındaki tüm tasarruf sahiplerine aitti, emekleri sonunda ortaya çıkan görkemin gururu da yine muktedirlere bahşedilmişti. Hizmetkarlar, köleler çalışıyor, sahipler övünüyordu. Bu tezatın en çarpıcı olduğu nokta Mısır piramitleridir. Bir tarafta ilahlara o da olmazsa uzaylılara atfedilen, insan ve hayvan emeğine yakıştırılamayan tanrısallaştırılmış dev piramitler, yanı başında onları elleriyle, emekleriyle inşa edenlerin yaşadığı köyler. Gözler hep piramitlerin üstünde çünkü iktidar onlara işaret ediyor.
Arkeoloji denildiğinde pek çok kimsenin aklına mimari kalıntılar geliyor. Oysa arkeolojinin çok daha geniş bir materyal alanı söz konusu… bu anlamda Antik Yunan ve Roma toplumlarında kölelerin yaşamını anlamada kullanabileceğimiz hangi materyaller elimizde mevcut?
Arkeolojinin, mimari ve heykel sanatıyla bütünleşmesi yine aynı ideolojinin eseridir. Muktedirin propagandası bu tür estetik ve büyük işlerle daha görünür oluyor. İşin ilginci bu eserler, üzerine çalışan arkeologların da iktidarını güçlendirerek üstlendiği işlevi binlerce yıl sonra dahi yerine getirmeye devam ediyor. Oysa geçmişe vurulan her kazma darbesinde emekçilerin, kölelerin ve ötekileştirilmiş insanların izlerini görmek mümkün. Yıllar önce bir kazı esnasında Datça’da içinde kırka yakın insanın kemiklerini barındıran bir oda mezar bulmuştuk da içinden çıkacakların hayali herkesi heyecanlandırmıştı. Bir haftalık çalışmanın sonucunda, birkaç basit çömlek dışında hediye içermeyen bu mezar odasında yatanların sirk(?) çalışanları olduğu ortaya çıkmıştı. İki metrenin üzerinde boya sahip ve kılıç darbeleriyle öldürülmüş erkekler, bedeninin bazı kısımları eksik bir cüce, Asyalı ve Afrikalı oldukları anlaşılan ve muhtemelen hiçbiri doğal sebeplerden ölmemiş, yani bir hayat yaşayamamış kölelerle karşı karşıyaydık. “Ötekilerin Arkeolojisi” kitabında da yazmıştım, bir mezar taşının üzerinde şunlar yazıyordu: “Özgürlüğü gençliğinde yasayla görünmez kılındı ve ölümle özgürlüğünü sonsuza dek elde etti.” Arkeolojik bir çalışmada ele geçen bir metal plakada ise şunlar yazıyordu: “Ben, pazarlar yönetiminde çalışan Projectus’un kölesi Asellus’um ve ben Roma’nın surlarının dışına çıktım. Beni tut, çünkü ben kaçak bir köleyim ve beni Flore Tapınağı yanındaki Berberler Sokağı’na götür.” Bunların dışında resim sanatında, mezar taşlarında, kabartmalarda kölelerin gündelik yaşamdaki rolleri betimlenir. Bazı işler ve nesneler vardır ki köle emeği üzerine yükselirler. Madencilik bunların başında gelir. Binlerce köle, maden ocaklarında ölümüne çalıştırılırlar. Bu yüzden de metal silahlardan çivilere, altın, gümüş, bronz mücevherlere kadar ele geçen her arkeolojik nesne, üzerinde görünmese dahi köle emeğini taşır. Bu konuda en fazla veri antikçağ yazarlarının kitaplarından gelir. Örneğin Aristoteles, “özgür doğmayan birisi doğasından köledir, bir mülkiyet aracıdır ve dolayısıyla bir başkasının mülkü olur” düşüncesini savunur. Savaşlar ve korsanlık faaliyetleri köle ticaretinin en önemli kaynağını oluşturuyordu. Homeros’un metinlerinde aktarılan neredeyse tüm köle ve hizmetkarların ya savaş esirleri ya da korsanlar tarafından kaçırılmış tutsaklardan oluştuğunu görüyoruz. Kısacası bir buluntu, geçmişten taşınan anlatı ya da antik metin doğrudan ötekilerin hikâyesini dillendirmese de biz o sessizlikten ve yokluktan çok şey çıkartabiliriz.

Antik döneme ilişkin bilginin kendisi de arkeolojik bir materyal olarak değerlendirilebilir mi?
Biraz önce sıraladığım duyarlılıklara sahip bir arkeoloji için en iyi tanım herhalde arkeolojinin, arkeolojinin arkeolojisi olduğudur. Bilim ve bilgi de bilim insanları da içinde bulunduğu toplum ve kültürün ideolojisinden bağımsız değildir. Şimdinin ve geçmişin diyalektik ilişkisi de buradan kaynaklanır, bugünün ihtiyaç ve soruları etrafında arkeolojik araştırmalardan yanıt beklenir. Her yanıt kendi üretim koşullarının sorunlarına karşılık gelir ve tüm zamanları kapsamaz; eskir ve sonunda kendisi de bir arkeolojik nesneye dönüşür. Örneğin 19.yy sonları ve 20.yy’ın ilk yarısında, kimin ari ırk olduğunu bilimsel araştırmalarına konu edinen bir arkeoloji üzerine düşünen arkeoloji, bugün konumunu ve yolunu daha özgürce belirleyecek, kendini saran iktidar ilişkilerden sakınabilecektir. Bu yüzden arkeolojinin hem ürettiği bilgi hem de metodoloji ve yaklaşımları, gelişen ve değişen koşullarla birlikte sıklıkla yeniden değerlendirilmelidir.
Antik toplumlarda yaşanan köle isyanlarının bıraktığı arkeolojik izlerden bahsedebilir miyiz?
Kölelere dayatılan ölümcül çalışma koşulları onların zaman zaman isyan etmelerine yol açmıştı. Bunlardan biri Sicilya’da MÖ 2.yy’da gerçekleşti. Tarım ve maden ocaklarında çalıştırılan kölelerin ölümcül koşullarda çalıştırılmaları nedeniyle Eunus adındaki kölenin liderliğinde başlayan isyan, Roma tarafından şiddetle bastırıldı. En ünlü ayaklanma, sınıf çatışmasında özgürlük simgesi haline gelen Spartaküs ayaklanmasıdır. MÖ 73-71 yılları arasında, 70 binden fazla gladyatörün katılımıyla Roma merkezi yönetimini ciddi biçimde tehdit eden bu ayaklanma da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu isyanların elbette toplumsal yapıda çok büyük etkileri olmuştu. Yazılı dünyada kölelere nasıl davranılması gerektiği tartışılmaya başlanmış, büyük köle tüccarlarının sahip olduğu güç daha sıkı denetlenir olmuştu. Örneğin, giderek güç kazanan gladyatör okulları ve sahiplerinin yetkileri kısıtlanmış, iktidar kendini koruyacak pek çok önlemi almıştı. Netice de yıkmayan isyan iktidarı güçlendiriyordu.


