Google Play Store
App Store

Sınırlı bir çatışmaya zayıf bir yanıt vermek caydırıcılığını zedeler. Topyekun savaşa girmek ise rejimin varlığını riske atar. Geçmiş döneme göre daha sert bir yanıt verme ihtimali var, ancak bunun tam kapsamlı bir savaşa dönüşmesini isteyeceklerini sanmıyorum. Çünkü savaşın nasıl sonuçlanacağı belirsiz.

Askeri saldırganlık rejimin kaderini belirleyecek

Yusuf Tuna Koç

Geçtiğimiz hafta, ABD ve İran arasında nükleer görüşmeler yeniden başladı. 2015’te Obama tarafından imzalanan ancak Trump’ın ilk başkanlık döneminde rafa kaldırdığı anlaşmanın yeniden gündeme getirilmesi, iki ülke arasında bir ortak zemin kurma çabası değil, İran’ı daha fazla sıkıştırma çabasıydı. Keza Umman aracılığı ile görüşmeler başlamadan önce ABD savaş filolarını bölgeye getirerek, esas niyetini açıktan belli etmişti. Düne kadar süren görüşmelere dair genel kanı, bir çözümün gerçekleşmeyeceği, İran’ın müdahale ihtimalini geciktirmek için zaman kazanacağı idi. Beklenen oldu, ancak İran’ı vuran ABD değil İsrail oldu.

Bu sayfalar yayına hazırlandığı saatlerde İran ancak karşılık vermeye başlamıştı. Nitekim hafta içinde görüştüğümüz orta doğu uzmanı gazetecilerin hepsi aşağıda okuyacağınız üzere müdahalenin kaçınılmaz olduğu noktasında ortak kanaatteydi. Öyle de oldu. Bu müzakere-müdahale açmazının esas amacının İran’da bir rejim değişikliği yapmak veyahut da rejimi zayıflatmak, bu şekilde İsrail’in bölgede istediği gibi at koşturabilmesini sağlamak olduğu görüşlerini aldığımız isimlerce kesindi, bu görüşmelerden kısa süre sonra da bu kesinlik kanıtlanmış oldu. 7 Ekim’den bu yana Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye tüm bölge ülkelerine, halklarına düşmanca saldıran İsrail, sonunda nihai hedefi olan İran’ı vurdu. Ancak bombaların hangi mevzilerden geldiği, silahın sahibinin kim olduğu konusunda bir soru işareti yaratmamalı. İsrail bu saldırıları ABD’nin müzakere sürecine rağmen değil, bizzat bu sürecin parçası olarak gerçekleştiriyor. Geçtiğimiz 2 buçuk yılda İsrail’e askeri ve ekonomik destek rekoru kıran Amerikan kongresi, Tel Aviv’deki ileri karakollarının bölge operasyonlarını kendi emperyalist yayılmacılıklarının orta doğu kısmı olarak destekliyor. Trump doğrudan Venezuela, Meksika, Kolombiya ve Küba ile uğraşırken, milyarlarca dolar yardım, savaş gemileri ve askeri desteklerle dolaylı yoldan İran’a yönelik saldırganlığı destekliyor. Emperyalistlerin kan iştahı, geçmişte görülmemiş bir çapta tüm dünyada eş zamanlı olarak halklara zulmediyor.

Bu hafta BirGün Pazar için, artık gerçekleşmiş olan İran müdahalesinin, ABD-İsrail açısından siyasal ve ekonomik sebeplerini, yaratacağı krizleri, Türkiye’nin olası rolünü Arif Keskin ile konuştuk.

Müzakereler şu anda ne durumda? Hangi başlıklarda ciddi sorunlar var? Hem İran’daki rejim açısından hem de krizin devamı açısından belirleyici noktalar neler? 

Şu anda İran tarafının açıklamalarına baktığımızda sürecin olumlu ilerlediğini söylüyorlar. Müzakereler devam ediyor, süreç tıkanmış değil. Sürecin devam ediyor olması olumlu bir işaret olarak yorumlanıyor.

Önceki görüşmelerden farklı olarak daha somut ve teknik konuların konuşulabildiğini belirtiyorlar. Özellikle İran Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen açıklamalarda sürecin olumlu seyrettiği ifade ediliyor. Ancak buradaki “olumluluk”, somut bir sonuç alınmasından ziyade müzakerenin devam edebilmesi anlamında bir olumluluk.

Diğer taraftan savaş ya da askerî müdahale ihtimali masadan kalkmış değil. Özellikle Trump’a yakın çevrelerden gelen haberlere baktığımızda askeri hazırlıkların durmadığını, devam ettiğini görüyoruz. Yani müzakere süreci askerî müdahale ihtimalini ortadan kaldırmış değil. Risk hâlâ mevcut.

İran’ın, önceki müzakere sürecine göre daha fazla geri adım attığını görüyoruz. Örneğin uranyum zenginleştirmeyi belli bir süre askıya almayı kabul ediyor, sembolik düzeyde zenginleştirmeyi kabul ediyor. Daha önce bunları kabul etmiyordu. Elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu seyreltmeyi de gündeme alıyor.

Bütün bunlar İran’ın ciddi geri adımlar attığını gösteriyor. Ancak Trump’ın beklentileri açısından baktığımızda bu yeterli değil. İran geri adım atsa da Trump, “Amerika istediğini aldı” diyebileceği bir sonuç elde etmiş değil.

Trump’ın temel hedefi, “Ben başardım, başkalarının yapamadığını yaptım” diyebileceği bir tablo ortaya koymak. Obama’nın 2015’te yaptığı anlaşmadan farklı ve daha ileri bir sonuç üretmek istiyor. Ancak şu aşamada ortaya çıkan tablo Obama dönemindeki anlaşmadan çok da farklı görünmüyor. Bu durum Trump açısından ciddi bir eleştiri konusu olabilir.

Trump, diplomasi masasından güçlü bir propaganda malzemesi çıkarmak istiyor. Fakat süreç bu sonucu üretmiyor. Bu nedenle Trump açısından da sorunlu bir tablo var. Başlıca ihtilaf noktaların başında Uranyum zenginleştirme geliyor. İran, zenginleştirme teknolojisini hukuksal olarak elinde tutmak ve belli bir süre sonra tekrar kullanabilmek istiyor. ABD ise İran’ın elinde hiçbir şekilde uranyum zenginleştirme kapasitesi olmasını istemiyor. “Sıfır zenginleştirme” talep ediyor.

Bir diğer konu nükleer programlar. ABD, İran’ın nükleer programıyla özdeşleşmiş bazı tesislerin kapatılmasını ve hatta yıkılmasını istiyor. İran bunu kabul etmiyor.

Bunun yanında İran’ın elinde 400 kilogramdan fazla %60 zenginleştirilmiş uranyum var. ABD bunun teslim edilmesini istiyor. İran ise bunu ülke içinde seyreltmeyi kabul edebileceğini, ancak dışarıya vermeyeceğini söylüyor. Ayrıca ABD daha geniş ve kapsamlı bir denetim istiyor. İran bu ölçüde bir denetimi kabul etmiyor.

İran tarafı tüm ambargoların kaldırılmasını istiyor. ABD ise bazı ambargoları kaldırabileceğini, ancak diğerlerini İran’ın davranışlarına bağlı olarak aşamalı şekilde değerlendireceğini söylüyor. Bu da ciddi bir ihtilaf.

ABD, İran’ın füze programını ve bölgesel aktörlerle ilişkilerini de anlaşmaya dahil etmek istiyor. İran ise müzakerenin yalnızca nükleer konuyla sınırlı kalmasını savunuyor. Bu başlıklar çözülmeden Trump’ın “İran sorununu ben çözdüm” demesi zor görünüyor.

MÜZAKERELER TIKANACAK

Siz askeri müdahale ihtimalini ne kadar ciddi görüyorsunuz? 

Askeri müdahale ihtimali şu an itibarıyla ciddi bir ihtimal olarak duruyor. ABD müdahale seçeneğini masada tutuyor. Ancak müdahalenin kapsamı konusunda belirsizlik var. Trump’ın daha çok sınırlı bir askeri operasyonu tercih ettiği söylenebilir: İran’ın nükleer ve füze kapasitesine yönelik bir operasyon. Fakat asıl mesele İran’ın vereceği karşılık ve bunun topyekûn bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği.

ABD açısından mesele şu: Bu müdahale ne kadar sürecek, bölgeselleşecek mi, maliyeti ne olacak, başarı sağlayacak mı?

Ben Trump’ın öncelikle diplomasiyle sonuç almak istediğini düşünüyorum. Ancak sonuç alma ihtimali düşük. Bu nedenle askerî müdahale ihtimali hâlâ yüksek.

İran yönetimi, herhangi bir müdahaleyi topyekun savaş olarak değerlendireceğini söylüyor. Ancak topyekun bir savaşta rejimin ayakta kalma ihtimali azalabilir. Bu nedenle İran için de çok zor bir denge söz konusu. Sınırlı bir çatışmaya zayıf bir yanıt vermek caydırıcılığını zedeler. Topyekun savaşa girmek ise rejimin varlığını riske atar. Geçmiş döneme göre daha sert bir yanıt verme ihtimali var, ancak bunun tam kapsamlı bir savaşa dönüşmesini isteyeceklerini sanmıyorum. Çünkü savaşın nasıl sonuçlanacağı belirsiz. İran açısından en uygun seçenek diplomasidir. Askeri seçeneğe gidilmesi İran için hangi düzeyde olursa olsun ağır sonuçlar doğurur.

Böyle bir askeri müdahale ihtimalinde Türkiye’nin rolü ne olur? 

Türkiye son dönemde bu sürecin dışında kalmaya çalışıyor. İran’a yönelik askeri müdahaleyi istemiyor. Sürecin bir parçası olmak istemediği görülüyor. Keza Türkiye’de ciddi bir savaş karşıtı kamuoyu var. Bu nedenle Türkiye’nin aktif bir askeri rol üstlenmesini beklemiyorum.

İran meselesi Türkiye açısından Irak ya da Suriye’den farklı. İran’daki olası bir iç savaş, göç dalgası ya da bölünme senaryosu Türkiye’yi daha doğrudan etkileyebilir.

Ayrıca Türkiye’de yaygın bir görüş var: “İran zarar görürse biz de zarar görürüz.” Bu nedenle İran konusu Türkiye için daha hassas ve temkinli yaklaşılan bir başlık. Bu çerçevede Türkiye’nin süreçten uzak durmaya çalışacağını düşünüyorum.