Aşkların en güzeli
Uyarlasak da mı saklasak, uyarlamasak da mı saklasak? Edebiyatla sinema arasındaki ‘imkânsız aşk’ın en önemli sorunsalı… Okumaktan çok seyir kültürünün egemen olduğu günümüzde uyarlama yararlı mı?

Geçen hafta dünya sinemasındaki edebiyat uyarlamalarından söz etmiş, sinemamızdaki yansımalarını bu haftaya bırakmıştık. Bu yazıyı tam da ‘Sevgililer Günü’nde yazıyorum. Öyleyse bu iki sanat dalı arasındaki ilişkiyi bir aşk ilişkisi olarak tanımlamakta sakınca olmaz herhalde. Beyazperdeye yansıyan çok sayıda başyapıttan örnekler vermiştik geçen hafta. Ama bu tek taraflı bir ‘aşk’ değil; 20. ve 21. yüzyılda edebiyatçıların sinemadan etkilenmedikleri söylenebilir mi?
Willam Faulkner’in Cormac McCarthy’nin romanlarındaki sinemasal kurguda, Virgia Woolf’un bilinç akışında, Alain Robbe-Grillet’nin görsel imgelerinde, Murakami’nin yarattığı atmosferde bu aşkın izlerini görebiliriz. Manuel Puig’in, ‘Örümcek Kadının Öpücüğü’nü yazarken sinema sanatının pek çok ögesinden yararlanmıştır herhalde. Nitekim kitap, beyazperdeye de yansıdı, hem de iki kez. Önce Brezilyalı yönetmen Hector Babenco, ardından Amerikalı Bill Condon tarafından müzikal formunda sinemaya aktarıldı.
Edebiyatçılarımız arasında da sinema sevgisi belirgin biçimde yapıtlarına yansıyan isimler vardır: Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Latife Tekin, Hakan Günday, Barış Bıçakçı, Emrah Serbes, Gaye Boralıoğlu, Mine Söğüt…
Sinemacılarımız da eski uyarlamaların ‘sadakat’ korkusundan sıyrılıp, bu yapıtların özünü sinema diline çevirmekteler. Ağdalı metinler yerini doğal diyaloglara bırakırken, post –modern edebiyattan etkilenen minimalist bir anlatım öne çıkıyor. Buna karşılık, uyarlamaların sayısında ciddi bir azalma var. Geçen hafta değinmiştim; bu tercih ‘auteur’ olarak kabul edilme kaygısından kaynaklanıyor olabilir. Oysa edebiyatımız yaratıcı bir uyarlama anlayışıyla sinemamız için hayat suyu olabilir.
UYARLAMA, YUVARLAMA
Elbette, edebiyat deyiminden her türlü kurmaca metni, öyküyü, romanı, tiyatro metinlerini anlıyoruz. Dünya sinemasının ilk uyarlamaları arasında Melies’in ‘Aya Seyahat’i gelir. Bir Jules Verne uyarlaması olarak nitelendirebiliriz rahatlıkla. Sinemamızın ilk kurmaca yapıtları ise tiyatro sanatından yola çıkmıştır. Sedat Simavi’nin yönettiği ‘Pençe’ Müdafaa-i Milliye Cemiyeti yapımı (1917) sinemamızın ilk uyarlaması olsa gerek. Ne yazık ki, yangın nedeniyle günümüze bir kopyası ulaşamayan film, Mehmet Rauf’un aynı adlı oyunundan uyarlanmıştır. Onu 1919’da Ahmet Fehim’in ‘Mürebbiye’si izler. Yani, bir Hüseyin Rahmi Gürpınar uyarlaması…
1923’de Muhsin Ertuğrul, Halide Edip Adıvar’ın ‘Ateşten Gömlek’, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’ndan ‘Bir Millet Uyanıyor’u sinemaya uyarlar. ‘Leblebici Horhor Ağa’, ‘Karım Beni Aldatırsa’, ‘Aynaroz Kadısı’, ‘Bir Kavuk Devrildi’ gibi tiyatro uyarlamalarının yanı sıra, Peyami Safa’dan ‘Sözde Kızlar’, Yakup Kadri’den ‘Boğaziçi Esrarı’, İsveçli yazar Selma Lagerlöf‘ün öyküsünden uyarladığı ‘Aysel Bataklı Damın Kızı’nı, Heinrich Mann’ın romanından Josef von Sternberg’in yaptığı ‘Mavi Melek’ filminden uyarlanan ‘Şehvet Kurbanı’nı çeker. Sinemamızın yüz akı olmayan bir uygulamanın öncüsü olur ‘Şehvet Kurbanı’nın başarısı. Amerikan sinemasından çok sayıda melodramdan -telif hakkı gözetmeksizin yapılan- uyarlamalara soyunur yapımcılarımız. Bu kopyacılık dünya sinema literatüründe bir deyim yaratılmasına yol açar: sömürü sözcüğünden (exploitation) türetilen ‘Turksploitation films’. Drakula, Tarzan, Red Kit, Pamuk Prenses, Robin Hood, Süperman gibi kahramanların yerlileştirilmiş versiyonlarının yanı sıra, ‘Bazıları Sıcak Sever (Çapkın Kızlar),West Side Story (Yasak Sokaklar), James Bond (Altın Çocuk), Tatlı İrma (Kırmızı Fener Sokağı), Rocky (Kara Şimşek), Blues Brothers (Sazcı Kardeşler), Shining (Biri Beni Gözlüyor), Fatal Attraction (Sapık Kadın) ve daha yüzlerce örnek…
DÜNDEN BUGÜNE
Elbette sinemamızdaki uyarlamalar bunlarla sınırlı değil. 50’li yıllardan başlayarak çok sayıda yazarımızın yapıtları sinemaya aktarıldı. Önceleri Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Muazzez Tahsin Berkant’ın kitapları yerli melodramlar için çok elverişli bir malzeme oluşturdu. Sıralamaya yerim yetmez (zaten elinizde internet gibi bir araç var).70’lerden bugüne yönetmenlerimiz edebiyat alanıyla saygılı bir ilişki kurdu. Kimileri ‘sadakat’ kaygısıyla çok başarılı olamasa da, iyi örneklerin sayısı az değil. Kütfi Akad, Halide Edip’ten ‘Vurun Kahpeye’yi, Metin Erksan Fakir Baykurt’tan ‘Yılanların Öcü’nü, Necati Cumalı’dan ‘Susuz Yaz’ı, Ömer Kavur Yusuf Atılgan’dan ‘Anayurt Oteli’ni, Erden Kıral Ferit Edgü’nin ‘O’ romanından ‘Hakkari’de Bir Mevsim’i, Orhan Kemal’den ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’yi, Halikarnas Balıkçısından ‘Mavi Sürgün’ü, Atıf Yılmaz Necati Cumalı öykülerinden ‘Adı Vasfiye’yi, Şerif Gören Osman Şahin’den ‘Derman’, ‘Firar’ ve ‘Kurbağalar’ı, Tunç Okan Adalet Ağaoğlu’ndan ‘Sarı Mersedes’i, Tunç Başaran Feride Çiçekoğlu’ndan ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ı , Tomris Giritlioğlu Yılmaz Karakoyunlu’ndan ‘Salkın Hanım’ın Taneleri’ ve ‘Güz Sancısı’nı, Ümit Ünal Hasan Ali Toptaş’tan ‘Gölgedekiler’i yaptı… Hepsi de sinemamızın yüz akı yapıtlar…
Televizyonlarımızda bir zamanlar başarılı uyarlamalar izlerdik. Halit Refiğ’in Halid Ziya Uşaklıgil uyarlaması ‘Aşk-ı Memnu’su ilk sıradadır. Reşat Nuri Güntekin, Refik Halid Karay, Mehmet Rauf, Peyami Safa, Tarık Buğra, Mithat Cemal Kuntay, Ömer Seyfettin, Orhan Kemal, Abbas Sayar, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit romanları dizilere konu oldu. Nedense, şu sıralar hep ‘özgün’ işler var! En azından Netflix’te Orhan Pamuk’un ‘Masumiyet Müzesi’ni izleyebilirsiniz. Dizi başlar başlamaz kitap satışlarında büyük bir artış olmuş; bu da uyarlamaların yararını kanıtlıyor sanırım. Dizilerden söz açmışken dün okuduğum bir habere de değineyim. Bir televizyon kanalımızda gösterilen bir dizinin gerçek yazarının mahkeme kararı ile tescil edilmesi sevindirici. Belki biraz daha dikkatli davranır yapımcılar bundan böyle…


