Google Play Store
App Store

Selçuk’un “Atatürk ölsün mü artık?” yazsısı o kadar güzeldi ki, aynı konuda yazmakta epey tereddüt ettim.

Sonra bir fotoğraf geldi gözümün önüne. Yıllar önce, 10 Kasım, otoban, bozkırın ortasında bomboş yolda bir hiçlik manzarasında ilerliyorum. 9’u 5 geçiyor. Sağa çekmiş arabanın etrafında 4 kişi saygı duruşunda. Onları gören, zorlayan yok. Sevgiden başka!

Yolun sonuna kadar yakın tarihin önemli liderleri dikkat kesildiğim asfaltta resmi geçit yaptılar. Lincoln, Gandhi, Lenin, Mao, Churchill, de Gaulle, Ho Chi Minh, Cemal Abdülnasır, Tito… Kimilerinin anıtmezarları önlerindeki “kalabalık”lara tanık olduğum liderler.

Her devrimci liderin sevenleri gibi nefret edenleri de olur, çünkü bir şeyi kurarken bir şeyi de yıkarlar ve yıkıntı altında kalanların öfkesi bitmez.

Sevgi ve saygı arasındaki farkı ıskalamadan, gözümün önünden geçen liderlere ölümlerinden yıllar sonra ne kadar sevgi duyulduğunu tartmaya çalıştım. İkisinin geniş kesişme noktası olsa da aralarında ince ama önemli bir fark var.

Saygıda birinin nitelik, başarı ve değerlerini takdir etmeye dayanan rasyonellik öne çıkar. Sevgide ise, size bağlılık ve yakınlık hissettiren derin bir duygusallık… Tarihi liderlere duyulan saygı nesiller boyu sürse de, uzun sevgi ender görülür. Çünkü o, zamanın duygusal dalgalanmalarıyla, kültürel bellekle ve yaşanılan döneme dair özdeşlik arayışlarıyla da doğrudan ilgilidir.

Farklı düşünebilirsiniz, ama bence Atatürk, Gandhi ve Mandela sevgi-saygı kesişim noktaları açısından diğer liderlerden ayrı bir yere konabilir.

Atatürk sevgisini ölçmek için, benim otoyol tanıklığımla hemen hepinizin binlerce benzer tanıklığı yetebilir.

Yine de, bazı üniversite araştırmalarına referans verirsek, Türkiye’de halkın yüzde 50’si kendisini “Atatürkçü” olarak tanımlıyor. “Atatürkçü” olduğunu söyleyenler içinde “muhafazakâr”ım ya da “sosyal demokrat/sosyalist”im diyenler de olması, insanların onunla ilişkisinin ideolojik bir rasyonaliteden öte “sevgi” olarak tanımlanmasını kolaylaştırır. Dünyanın en büyük sosyal haber ve tartışma platformlarından biri olan Reddit’in bir anketi de Türkiye’de Atatürk’e “olumlu” bakanların oranını yüzde 86 olarak vermişti.

2023’te Hindistan’da yapılan bir araştırma Gandhi’ye “olumlu” bakanları oranının yüzde 62, Afrika gençliği arasında yapılan bir araştırma da Mandela’nın “olumlu”- luk notunu yüzde 55 olarak göstermişti.

Sevgi nesnel olarak ölçülmesi kolay bir şey değil. Saygıyı yaptıklarınızla kazanabiliyorsunuz ama sevgi için onları nasıl yaptığınız ve yaptıklarınızın halkın özlemlerini sembolize etmesi de önemli oluyor.

Bu ülke insanlarının ezici çoğunluğu Atatürk’le ilkokul yıllarında “resmen” tanışır. Benim içine doğduğum gibi ailelerde ise çok daha önce. Hele ilkokul öğretmeni, yaşamının son yıllarında ne zaman Atatürk dense ağlamaya başlayan ve rastlantıya bakın ki 10 Kasım’da da ölen bir babanız varsa, resmi olmayan tanışıklığımın nasıl olduğunu tahmin edersiniz.

Sonra, gençlik yıllarında kendi okumalarımdan kaynaklanan rasyonel bir tanışıklık. 68 kuşağının devrimcileri gibi Mustafa Kemal aşaması. Zamanın sorunlarıyla yüzleşirken, kahramanı hem hayranlık hem de eleştirel gözle değerlendirmek. Tam o aşamada, 12 Eylül cezaevlerinde Atatürk’ün üzerinizde kullanılan bir işkence aracına dönüştürülmesi.

Son yıllarda, Anadolu’nun pek çok yerinde, cumhuriyetten geride kalanları yine Atatürk’le savunmaya çalışanlara tanıklık etmek. Bir de, sanki “bu ahval ve şerait içinde dahi” diyen o değilmiş gibi, vazifesini yalnızca sosyal medyada Atatürk paylaşımları yapmaktan ibaret sayan Atatürkçüler görmek!

En iyisi, Selçuk gibi, Turgut Uyar’ın ağıtına kulak vererek bitirmek: “Bir dağ taşıyorum omuzlarımda/ Haşre kadar götüreceğim koşaraktan”.