Google Play Store
App Store
Can Ertuna

Can Ertuna

canertuna@birgun.net
Avrupa aşırı sağı Kudüs’te ne arıyor?
Görsel yapay zeka ile oluşturulmuştur.

Avrupa’da her geçen gün güç kazanan, bazıları Nazi geçmişine sahip aşırı sağ partilerin liderleri Gazze’de 70 binden fazla insanı öldüren İsrail’e açık destek veriyor. Bu yaşlı kıtada faşizmin Yahudilerden sonra yeni bir “ötekisi” var: Göçmenler; özellikle de kalabalık Müslüman nüfus. Filistinlileri Hamas’la özdeşleştiren İsrail yönetimi de bu hassasiyet üzerinden kendini Avrupa aşırı sağına “doğal müttefik” olarak konumlandırıyor. Holokost’tan 80 yıl sonra ortaya çıkan bu sıra dışı ittifakın son sahnesi ise Kudüs’teki Antisemitizmle Mücadele Konferansı oldu. 

YENİ DÜŞMAN: “KIZIL-YEŞİL İTTİFAK”

İsrail Diaspora İşleri ve Antisemitizmle Mücadele Bakanlığı tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen antisemitizmle mücadele konferansına görevde olan ve eski bazı devlet ve hükümet başkanlarının yanı sıra Avrupa’daki aşırı sağ siyaset yelpazesinin dört bir yanından isimler katıldı.

Katılımcılar arasında, geçmişte neo-Nazi kökleri nedeniyle eleştirilen İsveç Demokratları lideri Jimmie Akesson, Belçika’daki radikal Flaman Çıkarı partisinden Sam van Rooy, İspanya’daki aşırı sağcı Vox lideri Santiago Abascal ve yine Fransa, Polonya, Romanya ve Macaristan’da aşırı sağın farklı tonlarını temsil eden partilerden temsilciler vardı. Hollanda Özgürlük Partisi kurucusu Geert Wilders de konferansa video mesaj yolladı.

İsrailli bir konuşmacı, “elde edebileceğimiz tüm müttefiklere ihtiyacımız var” dese de bu tablo dünyada giderek yalnızlaşan İsrail’in çaresizce marjinallere sarılması olarak okumak eksik olur. Zira politik yelpazenin uçlarında yer alan bu siyasetçi ve partiler seçmen tabanını her geçen gün genişletiyor ve müstakbel iktidar ya da iktidar ortağı olarak görülüyorlar.

İki gün süren konferansta İsrail Başbakanı Netenyahu da bir konuşma yaptı. Gazze’de soykırıma varan savaşın da parçası olduğu bölge politikalarını “militan İslam istilası” ile mücadele gibi yansıttı; “İsrail’in bugün yaptığı şey sadece kendini savunmak değil, sizi savunmak, Batı’nın tamamını savunmaktır” dedi. Böylece uzun süredir yaptığı gibi aşırı sağcı Avrupalı liderlerin diliyle konuşmayı sürdürdü.

Misafir konuşmacılar ise karşıtlarını -çoğunlukla sol partileri- ve Birleşmiş Milletler’i Yahudi düşmanlığıyla suçladı. İsrail’in Haaretz gazetesinin haberine göre, İslami hareketlerle komünist ve sol gruplar arasındaki iş birliğine dair “kızıl-yeşil ittifak” tezi de öne çıkan komplo anlatılarından oldu.

SÖMÜRGECİLİK, IRKÇILIK, FAŞİZM

Bugün neler olduğunu anlamak için biraz geriye bakmak gerekiyor. Kısa süre önce yayımlanan “Frantz Fanon – Sömürge düşünürü, sömürge devrimcisi” kitabında araştırmacı Barış Ünlü tarihsel bağların anlaşılması için önemli bir izlek sunuyor. Ünlü, Fanon üzerinden sömürgecilik ve ırkçılığın (ve bunlarla mücadelenin) tarihsel analizini yaparken son bölümde sözü Gazze’ye getiriyor. Soykırım karşısındaki sessizliğin, Batı’da liberalizmin yozlaşmışlığını ortaya koyduğunu vurguluyor. Liberalizmin çöküşüyle boşluğu dolduran aşırı sağ ise ırkçılık, cinsiyetçilik, lider kültü ve anti-komünizm içeren faşizm paketiyle geliyor. Irkçılık bu kez Ünlü’nün deyişiyle “insan olarak dahi görülmeyen” Filistinlilere yöneliyor. Buna karşı dünyada yükselen  “anti kolonyal” direniş ise sol bir tehdit olarak algılanıyor.

Holokost’ta katledilen Yahudilerin anısına etkinlik düzenleyenlerle onları katledenlerin -hatta daha öncesinde pogromlarla onları göçe zorlayanların- siyasi mirasını devralanların faydacı bir şekilde ortak zeminde buluşması bu yüzden dikkat çekici.

İSRAİL’E DESTEK YAHUDİLERLE DOSTLUK DEĞİL

Araştırmacı Bodo Kahmann, yaklaşık on yıl önce, üç aşrı sağcı parti; Belçika’daki Flaman Çıkarı, İsveç Demokratları, ve sonradan kapanacak olan ve üyelerinin önemli bir kısmının Almanya için Alternatif (AFD) partisine geçtiği Özgürlük partileri üzerine kapsamlı bir çalışma yürütmüştü. Avrupa aşırı sağında açık antisemitik neo-Naziler ile siyasi tecridi aşmak için İsrail yanlısı pozisyonlar alan, kitlelere seslenen popülist aşırılıkçı sağ partiler arasında derin bir ayrışma oluştuğunu savunuyordu.

Kahmann, bu partilerin antisemitizmi reddetmelerine rağmen ideolojilerinin nativizm (yerlicilik/yabancı karşıtlığı) dayandığını, İsrail yanlılığının ise Müslüman göçünü hedef almak için kullanılan taktiksel bir araç olduğunu, İsrail-Filistin çatışmasının “medeniyetler çatışması” anlatısına eklemlendiğini söylüyordu.

Alman aşırı sağı üzerine daha güncel bir çalışma yürüten bir diğer araştırmacı Omran Shroufi de bir kitle partisi olan AFD’nin İsrail’e verdiği desteğin bir “ılımlılaşma göstergesi” değil, ırkçılığın yeniden yapılandırılması olduğunu öne sürüyor. Shroufi’ye göre parti, İsrail yanlısı bir tutum benimseyerek antisemitizm suçlamasını hem İsrail’in hem de Batı’nın doğal düşmanı olarak tasvir edilen “Müslüman öteki”nin üzerine tersyüz ederek yüklüyor.

Aynı zamanda bir Yahudi din adamı da olan Dov Maimon, Kudüs’teki konferans üzerine geçen hafta kaleme aldığı yazıda İsrailli karar vericilerin stratejik kararına kuşkuyla yaklaşıyor. Maimon’a göre, Batı’daki yeni kuşak aşırı sağ hareketler İsrail’i, sınırlarını savunabilen ve kimliğini dayatabilen güçlü bir ulus-devlet olarak yüceltirken, kendi ülkelerindeki Yahudi azınlıkları ise sıklıkla kuşku, tereddüt ya da açık düşmanlıkla karşılıyor. Ona göre İsrail “kabul edilebilir” çünkü Yahudiler artık Avrupa dışında var oluyorlar.

“YENİ ÖTEKİLER”

Maimon yazısında Avrupa dışındaki bu varoluşun Filistinlilerin hayatları üzerindeki yıkıcı etkisine değinmiyor. Oysa Avrupa ve dünyadaki aşırı sağın İsrail desteğini değerlendirirken, bunun kısa vadede bunun bedelini ödeyen “yeni ötekiler” üzerine konuşmak gerekiyor: Filistinlileri, göçmenleri, Müslüman olarak kategorize edilenleri, kısaca “Yahudi-Hristiyan medeniyet” tahayyülünün dışında kalanları…

“Yeni ötekiler”, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan liberal “kural temelli düzende” bile dışlanmıştı. Trump Amerika’sının ve onun doğal müttefik gördüğü popülist sağ siyasi hareketlerin daha yıkıcı müdahaleleriyle karşılaşmaları ise artık kuvvetle muhtemel.

Çünkü ırkçılık canavarı derinlerde yaşamaya devam ediyor. Avrupa’da Holokost’la yüzleşmek ya da geçmişteki “günahlardan” arınmak için İsrail’e koşulsuz destek sunmak, ırkçılık ve faşizmle yüzleşildiği anlamına gelmiyor. Aksine, bugün Gazze’de yaşananlara göz yummak bu hastalığın hâlâ iyileşmediğini gösteriyor.

Bu kez nefretin odağında Yahudiler değil, Müslüman göçmenler var. Filistinliler geçmişin mahcubiyeti ile bugünün nefreti arasındaki bu kesişim noktasında duruyor. İsrail hükümeti de bu zafiyeti kendi politikalarını meşrulaştırmak için her fırsatta kullanıyor.