Avrupa ve Siyaset-4: Avrupa solunun çıkmazı

Marcello Musto - Sosyoloji Profesörü, York Üniversitesi

Avrupa’yı etkisi altına alan siyasal ve ekonomik kriz yalnızca popülist, yabancı düşmanı ve aşırı sağcı güçlerin yükselişine sebebiyet vermedi. Aynı zamanda, Avrupa Komisyonu tarafından dayatılan ve hükümetlerin yürürlüğe koyduğu kemer sıkma politikalarına karşı büyük mücadeleler ve protesto gösterilerine de yol açtı.  

Özellikle Güney Avrupa’da radikal solun rönesansı başladı, dikkate değer seçim başarıları kazanıldı. 2010 yılından itibaren Yunanistan, İspanya ve Portekiz, neoliberal politikalara karşı kitlesel hareketlere sahne oldu. 

Yeni Bir Siyasi Coğrafya 

Politik düzeyde, antikapitalist sol, sokaktaki gücünü yeniden inşa etme ve yapılandırma sürecine girdi. Bir yandan geniş bir yelpazede siyasal konulara dair, ilhamını çoğulculuktan alan yeni örgütlenmeler oluştururken bir yandan da “bir kişi, bir oy” ilkesiyle de demokratik süreci güvence altına aldılar. 

1999 yılında Portekiz’de Sol Blok (BE) kuruldu. 2004’te Synaspismos ve diğer sol güçler Yunanistan’da birleşerek radikal sol ittifak SYRIZA’yı meydana getirdiler. Birkaç yıl sonra, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Fransız Sosyalist Partisinin en radikal kesimleri ilkinde Seçim için Alternatifi (WASG) ikincisinde ise Jean-Luc Melenchon’un liderliğinde Sol Parti’yi kurdu. Bu gelişmeleri Almanya’da 2007’de Die Linke’nin (Sol) Fransa’da ise Sol Cephe (FdG) kurulması izledi. 2016’da Boyun Eğmeyen Fransa kurulurken, 2014 yılında İspanya’da sahneye Podemos çıktı. 

20. yüzyıl komünist hareketinin “demokratik merkeziyetçi” partilerinden ayrışan bu yeni çoğulcu model hızla Avrupa radikal solu içerisinde yayıldı. En başarılı deneyimler, mevcut grupların ve örgütlenmelerin birleşerek, kitlesel fakat dağınık toplumsal ağların içerilmesi ve birlikte farklı siyasal mücadeleleri sürdürebilmeleri ihtiyacını karşılayabilecek şekilde yeniden düzenlenmesi ile mümkün oldu. Bu yaklaşım yeni güçleri, gençleri, umudunu yitirmiş militanları içine dahil edebilme ve yeni kurulan partilere seçim kazandırabilme konularında başarılı oldu. 

Fakat gerçekte Avrupa son derece heterojen bir kompozisyondaydı. İber yarımadası ve Akdeniz havzasında –İtalya hariç– radikal sol geçtiğimiz yıllarda dikkate değer şekilde genişledi. Orta Avrupa’da radikal sol yalnızca kimi ülkelerde iyi sayılabilecek sonuçlar aldı. İskandinav ülkelerinde 1989 sonrası kazanılan mevziler korundu. Fakat dağınık durumdaki toplumsal hoşnutsuzluğa yanıt veremedi, bu rolü aşırı sağ üstlendi. Radikal solun neredeyse var olmadığı Doğu Avrupa’da ise yegâne sorunu, reel sosyalizmin hayaletinin ötesine geçemeyişi oldu. Bu şartlarda, AB’nin doğu genişlemesi birliğin ağırlık merkezinin sağa kaymasına sebep oldu ki bunu Doğu Avrupalı hükümetlerin ekonomi ve göçmen sorunundaki keskin ve aşırı konumlanışlarında görebiliyoruz. 

SYRIZA’dan Sonra 

Radikal sol partilerin daha kitlesel ve çoğulcu örgütlenmelere dönüşümü parçalı yapılarından sıyrılabilmesi açısından başarılı olsa da siyasal sorunlarını çözmedi. 

Yunanistan’da Çipras ve Troyka arasındaki pazarlıklar, bir sol partinin iktidara gelip kendi alternatif ekonomi politikalarını yürürlüğe sokmaya yöneldiği anda Brüksel’in müdahale edip durduracağını açık şekilde göstermiş oldu.1990’larda neoliberal amentünün koşulsuz kabulü Avrupa’nın sosyal demokrat ve sağ partilerini aynı noktaya çekmişti. Bugün ise bir radikal sol parti iktidara geldiği zaman Troyka bu yeni hükümetin ekonomik direktifleri bozmasının önüne geçiyor. Yani seçim kazanmak yetmiyor, Avrupa Birliği neoliberal kapitalizmin köşe taşı haline gelmişken. 

Radikal sol güçlerin iktidar seçeneği ancak geçtiğimiz on yılın kemer sıkma politikalarından kopuş yaratacak bir ekonomi programını yürürlüğe sokacak ve savaşa, militarizme karşı açıkça pozisyon alınabilecek şartlar mevcutsa düşünülmeli. Bu şartların sağlanamadığı durumlarda böyle bir inisiyatif almak, sosyalistlerin başını tuttuğu hükümetlerin radikal solun işçi sınıfı, toplumsal hareketler ve ezilen grupların güvenini kaybettiği geçtiğimiz yıllardan ders almamak anlamına gelecektir.  

Kimi ülkelerde ancak savaş dönemiyle karşılaştırılabilecek seviyelere çıkan işsizlik oranları, istihdam konusunda talepkâr bir siyaseti, kamu yatırımları ve sürdürülebilir gelişme konularını öncelik haline getirdi. Bunları, son dönemin emek piyasası reformlarındaki güvencesizlik sorununu hedef alan ve ücretler için asgari taban belirleyen politikalar izlemeli. Ancak böyle önlemler gençlerin yeniden kendi geleceklerini planlayabilmelerine imkân verebilir. Ayrıca iş saatlerinin azaltılması, emeklilik yaşının düşürülmesi gibi toplumsal adalete dair önemli unsurlar iyileştirilerek neoliberal rejim altında giderek büyüyen bölüşüm adaletsizliği ile mücadele edilebilir. 

Solun Siyasi Gündemi 

İşsizlik oranlarındaki korkunç yükselişe karşı radikal sol bir yurttaşlık geliri belirlenmesi ve en yoksul kesimler için –barınma hakkından ulaşım indirimlerine ve ücretsiz eğitime kadar– yoksullukla ve toplumsal dışlanma ile mücadele edecek önlemleri gündemine almalı. Aynı zamanda, son yirmi yıldaki karşıdevrimin sembolü olan özelleştirme süreçlerinin geri alınabilmesi de son derece elzem. Hizmet sağlamak yerine kâr üretmeye odaklanan tüm kamusal varlıklar yeniden kamunun yönetimine ve denetimine girecek şekilde restore edilmeli. 

Tüm bu reformları finanse edebilmek, sermayenin, finansal akışın, birikimin ve büyük şirketlerin üretken olmayan faaliyetlerinin vergilendirilmesi ile mümkün olabilir. Kıtasal çapta gerçek bir alternatif ancak en geniş çapta siyasal ve toplumsal güçlerin mücadelesi ile bir Avrupa konferansının düzenlenerek kamu borcunun yeniden yapılandırılması ile mümkün olabilir. 

Alternatif bir siyasetin kısa engebesiz, dolambaçsız yolları yok. Yeni örgütlenmeler kurabilmek için sol bugün de 20. yüzyılda olduğu gibi aynı araçlara ihtiyaç duyuyor: İşyerlerinde varlık sağlayabilen örgütlenmeler; en bölünmüş olduğu bu dönemde işçi sınıfının ve altsınıfların mücadelelerini birleştirmeyi hedefleyen formlar, yoksulluk ve toplumsal dışlanmanın yarattığı sorunlara hızlı yanıt verebilecek yerel yapılanmalar. İşçi hareketinin geçmiş dönemlerde deneyimlenmiş direniş ve dayanışma pratiklerini yeniden hatırlamak da sola yarar sağlayacaktır. 

Yeni öncelikler de tanımlanmalı, özellikle cinsiyet eşitliği ve genç üyelerin siyasal eğitimi konusunda. Demokrasinin teknokratik organizmalar tarafından rehin alındığı bir dönemde böyle bir çabaya toplumsal mücadelelerin gelişimi ve sıradan militanlığın, parti üyeliğinin cesaretlendirilmesi rehber olabilir.  

Radikal solun tarihin akışını değiştirme hedefiyle alabileceği inisiyatifler konusunda önünde tek bir yol var: Maastricht Anlaşmasının yürürlüğe koyduğu politikalara karşı kitlesel bir muhalefeti örgütleyebilme kapasitesine sahip yeni bir toplumsal blok oluşturabilmek ve bu şekilde bugünün Avrupa’sında baskın olan ekonomik yönelimi kökünden değiştirebilmek. II. Dünya Savaşının bitiminden beri patika hiç bu kadar sarp olmamıştı. 

Çeviren: Mutlu Erol Kahya