Avrupa’da bütçe çatışması: Refah rejiminin sıkışması

Avrupa ülkeleri, on yıllardır süregelen refah devleti anlayışının ve sosyal güvenlik ağlarının temelini oluşturan ekonomik önceliklerini değiştiriyor. Bütçeler sosyal harcamalardan askeri harcamalara, silahlanma harcamalarına kayıyor; Soğuk Savaş sonrası dönemin dengeleri değişiyor. Diğer yandan artan militarizasyonun bedeli, Avrupa halkının gündelik yaşamında giderek daha fazla hissedilir hale geliyor. Bu harcamalar kamusal hizmetler üzerindeki baskıyı artırarak eğitim, sağlık ve sosyal konut gibi temel refah hizmetlerine yönelik fonların kısılmasını gündeme getiriyor.
Bu durum militarizasyonla halkın refah talebini bir çatışma unsuru haline getirerek Avrupa çapına yayılan bir toplumsal tepkiyi gündeme getirmiş durumda. Bu eksende toplumsal tepki “savaş değil, refah” sloganıyla somutlaşıyor. Birçok ülkede bu çerçevede grev hazırlıkları, iş bırakmalar vb eylemler işçi, emekçi sendikaları önclüğünde örgütlenmeye başlandı bile.
Diğer yandan refah devletinin sürdürülebilrliğini, merkez ülkelerin küresel hiyerarşideki konumundan, kaynak akışlarını denetleme gücünden ve askeri-siyasal üstünlükten ayırmak oldukça güç. Bu ikisi hiçbir zaman tam olarak bağımsız olmadı. Bu nedenle bugün militarizasyonla refahın karşı karşıya gelmesi, aslında bu tarihsel ilişkinin üzerini örten perdeyi kaldırma potansiyeli olarak ele alınabilir. Ancak bunun için savaş değil, refah talebinin genişletilmesi gerekir. Bu bağlamda şu soru önem kazanıyor: Emperyalist birikimin tarihsel mantığı düşünüldüğünde, merkez kapitalist ülkeler kendi refah düzenlerini savaş, militarizasyon veya sömürü olmadan sürdürebilir mi?
REFAHIN MADDİ ZEMİNİ: EMPERYAL BİRİKİM
Yanıtı düşünürken siyaset bilimi profesörü Harry Targ’ın yakın zamanlarda yayınladığı ABD neden şimdi Batı Yarımküre’de harekete geçti? (Why U.S. action in the Western Hemisphere now?) başlıklı yazısından faydalanabiliriz. Targ’ın tartışması ABD-Latin Amerika örneklemine odaklansa da, ortaya koyduğu çerçevenin küresel bağlamda geçerliliğini koruduğunu ve Avrupa’daki mücadelelere de ışık tutabileceğini söyleyebiliriz.
Targ özetle şunu vurguluyor; Meksika’nın toprak kaybı, Karayip müdahaleleri, Soğuk Savaş darbeleri, Panama işgali ve 2000’ler boyunca Venezuela–Küba–Nikaragua’ya yönelik tehditler gibi olaylar, basit dış politika tercihleri değildi. Bunlar, bu yazının kavram seti üzerinden farklı bir biçimde ifade etmek gerekirse, ABD ekonomisinin ve iç refah düzeninin kesintisiz genişleme ihtiyacının askeri biçimleriydi. Bu bağlamda, Targ kriz dönemlerinde militarizasyonun artması ile yeni bütçeler, silah programları ve üs anlaşmaları gibi kararlar arasında doğrudan bir ilişki olduğunu vurguluyor. Böylece emperyalist-kapitalist yükseliş ile askeri şiddet arasındaki yapısal bağı ortaya koyuyor. Refahın maddi zemini olan birikim, hammadde akışı, ticari üstünlük, finansal rant, ucuz emek ve dış pazarlar gibi unsurların uluslararası bir hiyerarşiye dayandığını gösteren bu analiz, militarizmi üreten emperyal bağların yapısal boyutunu anlamamızı sağlıyor.
REFAH İÇİN ANTİ-EMPERYALİST KOPUŞ ŞART
Elbette refahı korumanın tek yolu militarizmi sürdürmek olamaz. Targ’ın ABD-Latin Amerika eksenli uyarıları, bu noktaya da ışık tutuyor. Özellikle de ilerici siyasetler için altını çizdiği gibi, emperyalizmin tarihsel mantığını anlamak ve sömürgeci bağımlılık zincirlerini teşhis etmek, bugünün Avrupa’sı için de belirleyici bir politik sonuç üretir: Savaş karşıtlığı, ancak emperyalizme karşı duruşla mümkündür.
Avrupa açısından bu, dış kaynak akışlarını zorla dayatan sömürgeci konumdan vazgeçmeyi ve küresel Güney’i bağımlılık altında tutan mekanizmaları tasfiye etmeyi de zorunlu kılar. Targ’ın da çerçevelediği gibi müdahalelere karşı çıkmak, askeri üslerin kapatılmasını savunmak, halk hareketleriyle dayanışma kurmak yalnızca ABD’nin ilerici güçleri için değil, Avrupa’daki hareketler için de elzemdir.
“Savaş değil, refah” denilerek paranın tanklara, füzelere ve savaş uçaklarına aktarılmasının, doğrudan sosyal konut, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi temel refah bütçelerinden çalınan kaynaklar olduğunu savunan bu hareketin toplumsal aciliyeti tartışmasızdır. Hükümetler savaş tehdidini gerekçe gösterirken, emekçiler bu militarist bütçelerin yalnızca bir dış politika meselesi değil, aynı zamanda kendi sosyal ve ekonomik güvenliğine yönelik bir tehdit olduğunu görmektedir. Bu slogan, kamusal harcamalara yönelik saldırı ile artan silahlanma arasındaki doğrudan bağlantıyı kurarak sosyal adalet ve savaş karşıtlığı hareketlerini tek bir güçlü çatıda birleştirmekte ve mücadelenin toplumsallaşma zeminini de güçlendirmektedir.
Yine de bu meşru tepkinin, bir indirgemeciliğe sapma eğilimi de kritik bir yerde duruyor. Hareketin bütçe tartışmasına indirgenmesi, sorunun yapısal ve ideolojik kökenlerini gizleyebilir. ABD’de yapılan kimi anketler bu riskin somut göstergeleri arasında sayılabilir (The US People Don’t Want a War on Venezuela, Common Dreams): Kamuoyu askeri müdahalelere maliyet–fayda ekseninde baktığında destek artabilmektedir. Örneğin, eylemin narkotik kaçakçılığıyla mücadele gibi fayda odaklı bir çerçeveyle sunulması, savaşa verilen onayı artırabilmektedir. Tıpkı Türkiye için üretilecek Eurofighter savaş uçaklarının İngiltere’deki büyük sendikalarca bir “istihdam kazanımı” olarak alkışlanması örneğinde olduğu gibi, emperyalist ülkeler kendi savaşlarını ve müdahalelerini refahı, özellikle merkez ülkelerdeki istihdamı, koruma gerekçesiyle meşrulaştırır. Bu nokta, savaş karşıtı hattın neden refah talebiyle sınırlı kalmayıp mutlaka emperyalizm eleştirisiyle iç içe düşünülmesi gerektiğini açığa çıkarır.
AVRUPA EMEK HAREKETİ’NİN DÖNÜŞTÜRÜCÜ POTANSİYELİ
Avrupa’da yükselen savaşa karşı refahı savunma ekseni, militarizasyonun toplumsal maliyetine verilen meşru bir yanıt olmanın ötesine geçme potansiyeli taşıyor. Ancak bu potansiyelin açığa çıkması, hareketin kendisini sadece bütçe önceliklerinin yeniden dağıtımına indirgememesine ve emperyalizmin tarihsel mantığıyla yüzleşmesine bağlı. Targ’ın analizinde altını çizdiği gibi, kriz dönemlerinde militarizmin tırmanması bir istisna değil, emperyal düzenin kendini yeniden üretme biçimidir. Dolayısıyla Avrupa’da refahı savunmak, kaçınılmaz olarak bu düzenle hesaplaşmayı gerektirir.
Avrupa’daki mobilizasyonun önemi de burada belirginleşiyor. Örneğin Belçika’da son bir yılda art arda yaşanan öğretmen grevleri, yüz binleri bulan yürüyüşler ve giderek tırmanan seferberlikler, Avrupa çapındaki sıkışmanın emek hareketinde bir enerji üretebildiğini gösterdi. Ülkenin üç büyük konfederasyonunun ortak hatta buluşması, neoliberal yeniden yapılanmaya karşı geniş bir sınıfsal birlik kurulabileceğini kanıtladı.
Bu potansiyelin nasıl bir hatta evrileceği, emek hareketinin daha geniş bir siyasal ufuk kurabilmesine ve emperyalist yeniden yapılandırmanın giderek belirginleşen iç gerilimleriyle nasıl etkileşime gireceğine bağlı. Şu anda görünen, toplumsal güçlerin refah–militarizm bağını sorgulayan bir yönelime doğru kayabileceği. Bu anlamda bugün oluşan hareketlilik böylesi bir sıçrama için gerekli toplumsal enerjinin ve örgütlenme zeminlerinin çoktan ortaya çıktığını gösteriyor.


