Ayı-dayı diyalektiği
Oğuz Atay’ın alaycı tragedyası Tutunamayanlar’ın en komik bölümlerinden biri, Turgut Özben ve Selim Işık karakterlerinin bir gece oturup Turgut’un -ortaya çıkan sayfalardaki adıyla ‘Birinci Dragut’un- biyografisini yazdığı kısımdır galiba.
Selim söyler, Turgut yazar. Turgut bazen Selim’in yaptığı tanımları beğenmez, aralarında yalancıktan söz dalaşı olur. Epey komik ve fazlasıyla trajik bir bölümdür, kitabın tamamı gibi...
Şu satırlar, Selim’in intiharından sonra Turgut’un yana yakıla arayıp bulduğu kağıtlardaki bu biyografi çalışmasının genel ironik yapısını çok iyi özetler:
“Evet! Turgut, tercümei halini yazan büyük müverrih Selim Işık’ın aksine, ilk tahsilini sokakta yapmıştı. Henüz üç yaşının baharındaydı. Güneşli bir günün sabahında, minimini Turgut, ilk defa sokağa çıkıyordu. Nasıl, minimini Newton, gene böyle güneşli bir günde, bahçesinde dolaşırken, başına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu bulmuşsa, Turgut da o gün, sokak, dolayısıyla hayat mücadelesi kanununu keşfetmişti. Evlerinin yanındaki boş arsada top oynayan çocukların arasına, yaşının verdiği teklifsizlikle sokulmaya çalışınca, beş yaşında kocaman bir sokak serserisinden ilk yumruğu yedi gözüne. Hidrostatik kanununu bulur bulmaz hamamdan fırlayan Arşimidis’in hızıyla geriye döndü ve annesine şikâyete koştu.” (İletişim Yay., 8. Basım, 1992, s. 59)
***
Oğuz Atay’ın yazım biçemini belki en iyi açıklayabilecek terim, Fredric Jameson’ın düşünce dünyamıza kazandırdığı ‘diyalektik yazım tarzı’dır: En birbiriyle ilişkisiz gibi görünen unsurların bile, aslında tarihsel olarak nasıl da aynı gelişim/değişim çizgisini oluşturan noktalar olabileceğini gösteren, yüzeyin ardındaki derinliği işaret eden bir anlatım tarzı...
Marxist edebiyat eleştirisinin son büyük isimlerinden Jameson, Marksizm ve Biçim adlı kitabında önerdiği bu terimin tarihsel gerekliliğini şöyle açıklar:
“Engels, Balzac’ın çizdiği Fransız toplumunun tam bir tarihinden, ‘ekonomik ayrıntılarda bile (örneğin, Devrimden sonra gerçek ve özel mülkiyetin yeniden dağıtılışı) zamanın profesyonel tarihçi, ekonomist ve istatistikçilerinin tümünden daha fazla şey öğrendim’ şeklinde söz etmiştir. Gerçekten de, geleneksel olarak, Marksist yazın eleştirisi hem diyalektik yöntemin inceliklerine hem de Marksist sosyal ve ekonomik öğretiye uygun bir giriş sağlamıştır. Fakat çağdaş Marksist yazın eleştirisi, Engels’in içerikten öğrendiğinin, biçimin içersinde de geçerli olduğunu göstermek zorundadır.” (Çev: Mehmet H. Doğan, YKY, İstanbul, 1997, s.29)
Yazıyı alıntıya boğmak istemiyorum ama, Jameson’ın Adorno’nun Viyanalı entelektüellerin gelişiminden söz ettiği bir paragraf üstüne yaptığı şu saptamalar da ‘diyalektik yazım tarzı’nı çok iyi tanımlar:
“Avusturyalı karakterinin bir ruh çözümlemesi midir bu? Toplumun gerçekte üstesinden gelemediği çelişkileri imgesel alanda nasıl çözdüğüne değgin bir ibret dersi mi? Müziğin, simgesel mantığın ve parasal kağıtların biçemsel bir yan yana gelişi mi? Söz konusu metin bütün bunların hepsidir.
...Olan şey daha çok şu: göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir süre içinde, birbirinden kopuk gerçekliklerin, başlangıçta birbirinden ne denli uzak görünürse görünsün, yine de bir şekilde birbiriyle karıştığı ve birbirine sarıldığı birleşmiş bir dünya, bir evren görüyoruz; bu evren içinde olasılığın egemenliği, kısa bir süre için, gözün ulaşabildiği her yerde bir çapraz ilişkiler ağına, geçici olarak zorunluluğa dönüşmüş olan olumsallığa odaklanıyor yeniden.” (s.27)
***
Oğuz Atay’ın tüm kitapları, diyalektik yazım tarzı örnekleri olarak okunabilir. Mesele, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, sadece ve basitçe bir karakterin çocukluğunu Newton ve Arşimet’le bağlantılandırmak değildir. Birinci Dragut’un yaşam öyküsünde şöyle bir ifade geçer örneğin: “Akıl hocası Makyavel’in bir köprüyü geçişi sırasında, karşısına birdenbire çıkan bir ayıyı, annesinin erkek kardeşi sıfatıyla selamlaması gibi, Turgut da, kuvvetli olduğu yerlerde ayıya ayı dediği halde, işine gelmeyince onunla bir akrabalık kurması...” (age, s. 60)
Gördüğünüz gibi, Atay, Türkiye’de doğup büyüyen herkesin erken yaşlardan itibaren öğrendiği ve belli ölçülerde benimsediği bir deyimi -’köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek’- tek bir cümlede farklı kültürel, sosyolojik ve felsefi katmanlarıyla çözümlüyor.
***
Kendi öğrenme deneyimimi çok net anımsıyorum: İlk kez, rengarenk kapaklı bir ‘atasözleri ve deyimler’ derlemesinde rastlamıştım bu ayı-dayı meselesine. Nasıl ‘damlaya damlaya göl olur’ atasözünü okurken çocuk aklımda bir gölün üstünde havada duran bir musluk görüntüsü beliriyorsa -hâlâ öyle-, bunda da bir köprü, köprüde iki ayağı üstünde durup meraklı gözlerle etrafı izleyen bir ayı, onun yanından geçerken ‘merhaba dayı!’ diyen bir çocuk görüntüsü belirmişti.
Daha önce tek başına bir deyim olarak duysaydım belki daha farklı algılayabilirdim, ama o gün olumlayarak öğrenmiştim. Hem çok komikti hem de öğretmenimizin öğrettiği ‘değerli’ atasözleriyle bir arada bulunduğuna göre, doğru ve mantıklı olsa gerekti. İngilizce “Fake it ‘til you make it” (hedefine ulaşana kadar numara yap) deyimiyle ya da ‘takiye’ kavramıyla akrabalık ilişkilerini, en fenası, bu deyimin bir toplumun yozlaşmış ahlak anlayışını, çarpılmış ekonomik ve politik kültürünü nasıl yansıtıyor olabileceğini henüz bilmiyordum.
***
Başta din olmak üzere elindeki tüm ‘araçsalsallaşmış varlıklar’ı her köprüye taşıyan bir toplumun parçası olduğunu anlayınca, insan iç karartıcı bir aydınlanma yaşıyor. Hele toplumun tüm dünyayı ‘üstünde ayıların tepiştiği bir köprü’ olarak tasarladığını görünce...
O zaman daha iyi anlıyorum, Türkiye sokaklarında en çok duyulan sözcüklerden birinin neden ‘dayı’ olduğunu...


