Google Play Store
App Store
Bağımsızlık talebi ertelenemez

Ayşegül Kars Kaynar

Günümüzün amorf dünyasında yönümüzü kaybetmemek ve miyop olmamak için Kürtlerin Türk devletiyle uzlaşma arayışlarına bakarken, izninizle biraz genişten alacak ve geçen yüzyılın sömürgeciliğine değinerek başlayacağım. Sömürgecilik, I. Dünya Savaşı sonrasında tarih sahnesinden hemen çekilmedi; manda sistemi adı altında  kırk yıla yakın daha devam etti. Bu sistem, çoğunluğu Ortadoğu ve Afrika’da bulunan halkların bazılarına egemenliklerini (kendi koydukları yasalarla yönetilme hakkı) hiç vermedi; bir kısmına da egemenliklerini verdi ama bağımsızlıklarını vermedi. Çağdaş dünya sahnesine bağımsız uluslar olarak çıkmaları engellenen bu halkların eski sömürgeci güce bağımlılıkları, 1945 sonrasında mandacılık kademe kademe kaldırılırken yerini tamamen emperyalist bağımlılığa bıraktı.

Konu Türkiye’ye gelince, durum biraz daha çetrefilli. 1924 yılında Türkiye, hiç bir zaman sömürgeleştirilmemiş; manda ve kapitülasyon taleplerinin sahiplerini de silah gücüyle mağlup eden egemen ve bağımsız bir cumhuriyet olarak dünya sahnesine katıldı. Ancak S. Yerasimos’un tespit ettiği üzere 1970’lere gelindiğinde Türkiye ekonomisi (ve de siyaseti) bağımlılık ilişkileri ve bilhassa kapitalizmin bağımlı gelişmesi yönünden post-kolonyal ülkelerle benzer bir yapı sergiliyordu. Türkiye Cumhuriyeti, eski bir sömürge ülkesi gibi egemen ama bağımlı bir devlet olarak doğmadı ama kuruluşundan yaklaşık kırk sene sonra emperyalist bağımlılığa tabiiydi.

21.yy’ın ilk çeyreği geride kaldı ama geçen yüzyıldan kalan emperyalist bağımlılıktan ne Türkiye ne de Ortadoğu halkları kurtulmuş durumda. Ancak şunu da görmek gerekir ki bugün Lübnan’da Hizbullah’ın ve Gazze’de Hamas’ın geri çekilişine, Suriye’nin bir İslam cumhuriyeti olma yolunda adım adım ilerlemesine, nükleer caydırıcılığa sahip olduğu düşünülen İran’ın kağıttan kaplan olduğunun anlaşılmasına ve İsrail’in Gazze’yi yerle bir edişine bakıp “Ortadoğu’da emperyalizmin kartları yeniden dağıtılıyor” vari basit açıklamalarda bulunmak da bir o kadar kifayetsiz. Bu durum, yaklaşık bir yıldır devam eden ve şu ana kadar PKK’nın silah bırakması ve Türkiye’den çekilmesiyle sonuçlanmış olan Kürtlerin Türk devletiyle yürüttüğü müzakereleri ya da TSK’nın Suriyeli savaşçıları eğitmesi gibi gelişmeleri düşünürken de geçerli. Zira on yıllardır devam eden vekalet savaşları neticesinde artık egemen devletlerin kontrol ettikleri topraklar ve resmi sınırları arasındaki uyuşmazlık son derece arttı. Esad vari ne olduğu belli aktörler de yok, Ortadoğu’da modern devlete yakınsayan siyasi yönetimler kurma arzusu da kalmadı.

Günümüz Ortadoğu’sunda emperyalist bağımlılığın prototipi bir baktığımızda sakallı ve kefiyeli, bir baktığımızda kravatlı ve takım elbiseli gördüğünüz Ahmed Şara ise, günümüz emperyalizminin koşulu da hızlı metamorfik değişime elverişliliktir. Türkiye bu koşulu gayet iyi sağlıyor. Türkiye bundan on yıl önce PKK ile savaşıyordu, “Müslüman Demokrasi” idi, Sisi’yi hükümsüz sayıyordu ve Ortadoğu ülkelerine model olarak gösteriliyordu. Bugün ise PKK ile savaşı bitirdi, Sisi ile el sıkıştı, bir otokrasi ve demokratik gerilemede belli başlı dünya örnekleri arasında gösteriliyor. Açıktır ki Türkiye zikzaklara, türbülansa, değişime mahkum; açıktır ki Türkiye bir on yıl sonra bambaşka bir yerde olacak; zira gelişimini kendisi özgürce kontrol edemiyor ve emperyalist bağımlılık çerçevesinden bir santim kıpırdayamıyor.

ÖZGÜRLÜĞE YER AÇIN

Bağımlılık, bağımlı halkların öz dinamiklerini, kendilerini ayrı bir halk yapan özgünlüklerini (dillerini, kültürlerini, inanışlarını) kendi gereksinimleri ve iradeleri doğrultusunda geliştirmelerine engel olur. Onların gelişimini, emperyalist metropolün çıkar, gereksinim ve iradesine tabii kılar.  Bu nedenle Lenin’in Ekim Devrimi’nden hemen sonra uluslararasındaki ilişkilerin temel iki prensibi olarak, gizli diplomasi ve antlaşmaların yasaklanması ile halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkını ortaya koyması hiç de tesadüf değildir.

Bugün, Kürtlerin Türk devletiyle uzlaşma arayışlarını yorumlarken bu iki prensip hala en büyük yol göstericidir. Bağımlılık ilişkileri tahkim ve emperyalist metropollere hizmet edilmeyecekse, bahsi geçen uzlaşmanın koşul ve şartlarının Kürt ve Türk halklarının iradesine yaslanması, bu iradeyi yansıtması ve halkların gerçek ihtiyaçlarına cevap vermesi beklenir. Bu beklentinin gerçekleşmesi için ise uzlaşmanın koşul ve şartlarının halklardan kaçırılarak gizli diplomatik görüşmelere sıkıştırılmaması beklenir. Başka bir ifadeyle iki halkı birden ilgilendiren bir değişimde; haftanın her salı günü kimi kişilerin iki dudağından dökülen sözcüklerin “alın bununla yetinin” dermişcesine toplumun önüne atılmasının ve şifreleri deşifre edecek akıllara muhtaç kalmanın yarattığı saygısızlık son bulmalıdır. Bundan daha azı belki çatışmasızlık getirir, belki uzlaşma da getirir. Ama halkların özgürlüğünü baltalar.