Google Play Store
App Store

Ben o zamanlara yetiştim; onlar mahallede göründüklerinde biz de etraflarını sarardık. İptidai bir matbaada kenarı süslü kağıtlara basılmış destanları, şiirleri satarlardı. Sonra, yanılmıyorsam, boyunlarında teyple dolaşanlar da oldu. Hemen ardından da kayboldular. Destancılar.

Ben de zaten kasabayı ve mahalleyi 11 yaşımda terk edip yatılı okula gittim.

Destancılar, hikâye anlatıcıları hep oldu. İnsanlığın ilk günlerinden, bir mağarada ateş etrafında toplandığımız zamanlardan beri.

Şimdi biraz eksildik galiba hikâyeden yana. Becerebilirsem, hikâyeye yeniden sarılmamız gerektiğini anlatacağım bir gün, dört başı mamur bir çalışmayla.

Bir bilgiyi aktarmanın, hatta nesilden nesile geçirmenin en etkili yoludur hikâye. Siyasal iletişimin, kampanyanın en etkili dili de o.

Kutsal kitaplara bakın, yüzlerce yıldır milyarlarca insanı etkileyen mesajlarını hikâyeler anlatarak verirler.

Adem ve Havva’nın yaratılması, cennet bahçesi, yasak ağaca yaklaşmaları, detaylarda ve anlatım tarzlarında farklar olsa da, sonuçta bir ana tema olarak tövbe/ceza Tevrat’ta, İncil’de, Kuran’da aynıdır.

İncil’de hikâye edilişi misal; “Yılan Havva’ya dedi - Tanrı gerçekten, bahçedeki hiçbir ağaçtan yememenizi mi buyurdu? Havva yılanın sözlerine şöyle karşılık verdi - Bahçedeki ağaçlardan yiyebiliriz, ama ortadaki ağaçtan Tanrı, ‘Ondan yemeyin, dokunmayın, yoksa ölürsünüz’ dedi. - Yılan Havva’ya dedi -Asla ölmezsiniz; Tanrı bilir ki, o ağaçtan yediğiniz gün gözleriniz açılır ve iyiyi kötüyü bilirsiniz.

Hikâye anlatıcıları her kültürde vardı, can kulağıyla dinlenir, saygı duyulur, kıssalarından hisse çıkarılırdı.

Kudüs, Nablus ve Gazze kahvehanelerinde “hakawati” denilen halk anlatıcıları vardı ve çoğu hikâyede Filistinlilere şu mesajı verirdiler: “Ne kadar uzun sürerse sürsün, her gece sabahla biter.

Zeytin Ağacı ve Çocuk, bir mülteci kampında annesiyle yaşayan, oradan oraya sürülen küçük Oraib’in hikâyesidir. Bulundukları kamptan bir başka yere kaçarken bir zeytin çekirdeğini alır ve toprağa diker Oraib. “Beni bekle,” der zeytin çekirdeğine. “Bir gün, büyüdüğümüzde, hasat için sana geri döneceğim.

Yahudilerin böyle hikâyeleri yok mu? En umutsuz anda bir ışığın göründüğünü anlatan hikâyeler… Çoktur. İşte; Firavun’un ordusundan kaçan İsrailoğulları için Kızıl Deniz’in ikiye ayrılması.

Kirletilen Kudüs Tapınağı’nı geri aldıklarında, buldukları sadece 1 günlük kandil yağının 8 gün boyunca yanmasına, tapınağın yeniden ışıkla dolması hikâyesine ne demeli? O mucize en umutsuz görünen anda bile bir çıkış yolu olduğunu anlatır. Yahudiler de bunu Hanuka Bayramı olarak kutlar.

En bilinen iki Hint destanından biri olan Ramayana’da anlatılan Sita’nın kurtuluş hikâyesinde söylenen de aynıdır.

Rama, sevgili eşi Sita iblis kral Ravana tarafından kaçırdığında, çaresizliğin en derin kuyusuna düşmüş gibidir. Ormanlarda derin bir üzüntüyle dolaşır. Büyük bir ordusu yoktur, Ravana’yla kıyaslanacak silahları yoktur, Sita’yı kurtarması imkânsız görünüyordur.

Sonra, tek sıçrayışta okyanusu geçen maymun savaşçı Hanuman’la tanışır!

Merak ederseniz gerisini bulup okuyun ama sonunu söyleyeyim: Uzun ve zorlu bir savaşın ardından Ravana’yı yenmeyi başarır ve Sita’sına kavuşur.

Bu Hint destanının mesajı da kadim hikâyelerinkiyle aynıdır: Karanlıktan sonra ışık mutlaka döner. Yeter ki umutsuzluğa kapılıp pes etmeyin. Durmayın. Işığa yürüyün.

Bizim coğrafyamızdan da hikâyeler anlatabilirim. Gece ne kadar uzun sürerse sürsün, sabahın mutlaka geleceğini bildiren…

Fakat bana müsaade. Yıllık izne ayrılıyorum. Ay sonuna kadar. Bu arada bir hikâye çıkarsa önüme, anlatırım.

Şimdi daha çok hikâye okuma, hikâye biriktirme zamanı.