Başkan soyunma odasında
Beşiktaş’a sadece gönül bağı olanlar heyecan içinde biliyor musunuz ? Galatasaray’ı yenersek lider; sonrasında da şampiyon olabiliriz diye iç geçiriyorlar çünkü…
Beşiktaş’a sadece gönül bağı olanlar heyecan içinde biliyor musunuz ? Galatasaray’ı yenersek lider; sonrasında da şampiyon olabiliriz diye iç geçiriyorlar çünkü… Olabilir, niye olmasın. Peki futbola; hele de siyah/beyaz renklere biraz “mana” yükleyenler ne kadar mutlu olabilir bu şampiyonluktan.
Beşiktaş 100. yılını ve kazandığı şampiyonluğunu Fenerbahçe’den daha coşkulu yaşadı. Aziz Yıldırım da 2006’da kaybettikleri şampiyonluktan ötürü 100. yıllarını doyasıyla idrak edemediklerini söylüyor. Kulüpte bir “kilitlenme” hali yaşanmış sanki.
Malum Beşiktaş da 1001. yılında kilitlendi ve henüz doğru anahtarı bulamadı. Ümidim de azalıyor.
Beşiktaş’ın vaziyetini en iyi iki başkanı ortaya koydu geçen hafta: Eski Başkan Serdar Bilgili, verdiği röportajda futboldan hiç anlamadığını ama doğru adamlarla çalışmayı bildiğini söyledi. Diğer yandan mevcut başkan Yıldırım Demirören, Ç.Rize ile oynanan kupa maçının devre arasında soyunma odasına giriyor, futbolculara fırça atıyor. Futbolculardan da üstüne üstlük “tur sözü” alıyor. Bilgili ile 100. yıl şampiyonluğu gelmişti; Demirören ile daha bir şampiyonluk gelmedi. Bilgili’yi İnönü’nün koridorlarına koysanız, Beşiktaş soyunma odasını tek başına bulamaz herhalde. Süleyman Seba’nın devre arası fırça atmaya gidebileceğini kimse aklına bile getirmezdi.
Sürekli “Beşiktaş değerleri”nden söz ediliyor ama nedense o değerler çiğnendiğinde hiç ses seda çıkmıyor kimseden ? “Kimse” dediğim de muhalefet. “Ses çıkması”nı da öyle demeç-memeç verme olarak değil, genel kurullarda göreve talip olma manasında söylüyorum.
Kulübün hesabı kitabının ibra edileceği Mali Genel Kurul öncesi, stat yenilenmesi için gerekli izinlerin alındığı haberleri uçuruldu amma ve lâkin genel kurulda “izinler alınınca” denildi. Kimse de “pardon” demedi.
Hele Demirören’in “Futbol Federasyonu Başkanı gidecek dedim, gitti” demesi var ki… Buna herkes yürekten inansaydı “alkış kıyamet”e boğulmaz mıydı o Lütfü Kırdar…
Demirören’in soyunma odasına inmesi ve Ertuğrul Sağlam’ın buna göz yumması… Akıl, mantık ve varsa eğer bu işin teorisi şunu emreder: Al ceketini git. Bülent Korkmaz, İlhan Cavcav’ın tüm ısrarlarına karşın Nick Carle isimli oyuncuyu takıma koyup bir maç oynatmadı. Oynatsaydı Cavcav 800 bin avro’ya aldığı bu oyuncuyu 1 milyon 300 bin avro’ya satacaktı. Yani 500 bin avro kâr edecekti. Fakat Korkmaz, “takımı ben yaparım” dedi ve ödün vermedi. Cavcav’ın söylediğine göre söz konusu oyuncu 400 bin avro’ya elden çıkartıldı. Evet, toplamda 900 bin avro’luk bir kaybı var Cavcav’ın ama “yerli” hocaların ve dolayısıyla futbolumuzun kazancını hesap edebilir misiniz ? “Böyle gelmiş böyle gitsin” deseydi Korkmaz bugün hâlâ daha Gençler’in başında olabilirdi ancak “sıradanlaşmak”tan kurtulabilir miydi ? Ya devre arasında başkana o kapıyı açmayacaksın ya da ceketi alıp gideceksin.
Uzatma dakikalarında “unutulmaz” derbi ile de küçük bir verkaç yapayım: Futbolu sadece FIFA ve UEFA’nın kitaplarına göre yorumlarsanız Cem Papila 5, Cüneyt Çakır da 4 kırmızısında sonuna kadar haklıdır.
“Ama futbolun bir ruhu vardır, Papila yanlış yapmıştır” yollu topa girildiğinde gülenler bugün Cüneyt Çakır’ı çarmıha gerip ağlıyor…
Cüneyt Çakır az bile göstermiştir. Son yıllarda futbol, basketbole dönüştürüldü. Hakemler kontrolü ancak her şeye faul çalarak sağlamaya çalışıyor. Türkiye’de topun oyunda kalma süresiyle Avrupa liglerindekini kıyaslayın ve görün farkı. Gole sevinmek her futbolcunun hakkıdır ama “hakkıyla” sevinirse… Volkan’ın sevinç gösterileri bana hiçbir zaman “samimi” gelmedi. Hep provoke ediciydi. Skor 1-1 iken en cılız topu bile yere yatarak kontrol etti. Bu “oyunun ruhunu”na uymaz. Zamandan çalmanın kimseye faydası yok; hayatta da, 90 dakikalık oyunda da. Değil mi ki “geçen gün ömürdendir…”
Beşiktaş 100. yılını ve kazandığı şampiyonluğunu Fenerbahçe’den daha coşkulu yaşadı. Aziz Yıldırım da 2006’da kaybettikleri şampiyonluktan ötürü 100. yıllarını doyasıyla idrak edemediklerini söylüyor. Kulüpte bir “kilitlenme” hali yaşanmış sanki.
Malum Beşiktaş da 1001. yılında kilitlendi ve henüz doğru anahtarı bulamadı. Ümidim de azalıyor.
Beşiktaş’ın vaziyetini en iyi iki başkanı ortaya koydu geçen hafta: Eski Başkan Serdar Bilgili, verdiği röportajda futboldan hiç anlamadığını ama doğru adamlarla çalışmayı bildiğini söyledi. Diğer yandan mevcut başkan Yıldırım Demirören, Ç.Rize ile oynanan kupa maçının devre arasında soyunma odasına giriyor, futbolculara fırça atıyor. Futbolculardan da üstüne üstlük “tur sözü” alıyor. Bilgili ile 100. yıl şampiyonluğu gelmişti; Demirören ile daha bir şampiyonluk gelmedi. Bilgili’yi İnönü’nün koridorlarına koysanız, Beşiktaş soyunma odasını tek başına bulamaz herhalde. Süleyman Seba’nın devre arası fırça atmaya gidebileceğini kimse aklına bile getirmezdi.
Sürekli “Beşiktaş değerleri”nden söz ediliyor ama nedense o değerler çiğnendiğinde hiç ses seda çıkmıyor kimseden ? “Kimse” dediğim de muhalefet. “Ses çıkması”nı da öyle demeç-memeç verme olarak değil, genel kurullarda göreve talip olma manasında söylüyorum.
Kulübün hesabı kitabının ibra edileceği Mali Genel Kurul öncesi, stat yenilenmesi için gerekli izinlerin alındığı haberleri uçuruldu amma ve lâkin genel kurulda “izinler alınınca” denildi. Kimse de “pardon” demedi.
Hele Demirören’in “Futbol Federasyonu Başkanı gidecek dedim, gitti” demesi var ki… Buna herkes yürekten inansaydı “alkış kıyamet”e boğulmaz mıydı o Lütfü Kırdar…
Demirören’in soyunma odasına inmesi ve Ertuğrul Sağlam’ın buna göz yumması… Akıl, mantık ve varsa eğer bu işin teorisi şunu emreder: Al ceketini git. Bülent Korkmaz, İlhan Cavcav’ın tüm ısrarlarına karşın Nick Carle isimli oyuncuyu takıma koyup bir maç oynatmadı. Oynatsaydı Cavcav 800 bin avro’ya aldığı bu oyuncuyu 1 milyon 300 bin avro’ya satacaktı. Yani 500 bin avro kâr edecekti. Fakat Korkmaz, “takımı ben yaparım” dedi ve ödün vermedi. Cavcav’ın söylediğine göre söz konusu oyuncu 400 bin avro’ya elden çıkartıldı. Evet, toplamda 900 bin avro’luk bir kaybı var Cavcav’ın ama “yerli” hocaların ve dolayısıyla futbolumuzun kazancını hesap edebilir misiniz ? “Böyle gelmiş böyle gitsin” deseydi Korkmaz bugün hâlâ daha Gençler’in başında olabilirdi ancak “sıradanlaşmak”tan kurtulabilir miydi ? Ya devre arasında başkana o kapıyı açmayacaksın ya da ceketi alıp gideceksin.
Uzatma dakikalarında “unutulmaz” derbi ile de küçük bir verkaç yapayım: Futbolu sadece FIFA ve UEFA’nın kitaplarına göre yorumlarsanız Cem Papila 5, Cüneyt Çakır da 4 kırmızısında sonuna kadar haklıdır.
“Ama futbolun bir ruhu vardır, Papila yanlış yapmıştır” yollu topa girildiğinde gülenler bugün Cüneyt Çakır’ı çarmıha gerip ağlıyor…
Cüneyt Çakır az bile göstermiştir. Son yıllarda futbol, basketbole dönüştürüldü. Hakemler kontrolü ancak her şeye faul çalarak sağlamaya çalışıyor. Türkiye’de topun oyunda kalma süresiyle Avrupa liglerindekini kıyaslayın ve görün farkı. Gole sevinmek her futbolcunun hakkıdır ama “hakkıyla” sevinirse… Volkan’ın sevinç gösterileri bana hiçbir zaman “samimi” gelmedi. Hep provoke ediciydi. Skor 1-1 iken en cılız topu bile yere yatarak kontrol etti. Bu “oyunun ruhunu”na uymaz. Zamandan çalmanın kimseye faydası yok; hayatta da, 90 dakikalık oyunda da. Değil mi ki “geçen gün ömürdendir…”


