Google Play Store
App Store
Baskı, hapis, cesaret, dayanışma: Rejim değişirken gazeteciliğin dönüşümü

BirGün PAZAR

Alican Uludağ ve muhabirimiz İsmail Arı’nın peş peşe tutuklanmaları, bir Bakan’a dair iddiaların sorgulanma tartışmaları, cesaret-korku polemikleri, ülkedeki gazetecilik iklimini yeniden gündeme getirdi.

Uzun yıllar sermaye sınıfının çıkarına yönelik bir merkez medya düzeninin inşa edildiği Türkiye’de, AKP dönemi sonrasında iktidarın büyüttüğü sermayenin ve bizzat kontrol ettiği medyanın gelişmesiyle “yandaş” adı verilen basın kuruluşlarının payı yüzde 95’lere çıktı. Tek sesli hale gelen bu medya düzeninde toplumun “muhalif medya” diye kodladığı bağımsız kuruluşlara, platformlara ve gazetecilere baskılar ise her geçen gün arttı. Bir dönem yargı-polis içerisinde FETÖ adı verilen örgütlenmeyle anılan, gazetecilere yönelik tutuklama ve gözaltı süreçleri, sonraki yıllarda iktidar tarafından sıkça kullanılır oldu. Tek adam rejiminin devlet içerisindeki teşkilatlanması güçlendikçe, neredeyse “anında gözaltı ve tutuklama” gibi bir sistem devreye girdi. Dezenformasyon yasası gibi kimi yasal düzenlemelerle, tekzip edilmeyen haberler doğrudan tutuklama sebebi sayıldı. Çeşitli bahanelerle bağımsız gazetecilerin hayatlarının bir dönemini cezaevinde geçirmesi ise sıradan bir olay gibi görülmeye başlandı.

Yeni dönemde Türkiye’de seçimlerin göstermelik hale gelebilmesi için farklı seslere tahammülün olmadığı, rakip adayların sindirildiği, muhalif parti ve grupların parçalandığı bir süreç yaşanıyor. Bu süreçte toplumun geniş kesimlerini etkileyebilecek haber ve görüşler, anında iktidarın radarına giriyor. O gazeteciler çeşitli bahanelerle tutuklanıyor. Bağımsız gazetecilik rejim açısından “tehlikeli” hale geldikçe, baskılar da artıyor.

Ancak iktidar, inşa ettiği yargı sistemiyle gazetecileri tutuklayarak muhalefeti hizalamaya çalışırken gencecik çocuklara toslayabiliyor. İşte henüz 30’una basmamış İsmail Arı dik durdukça toplumun sempatisi artıyor, ülkenin her yerinde insanlar basın açıklamalarıyla gazetecilere sahip çıkıyor. Keza Alican Uludağ, Furkan Karabay gibi pek çok isim yarına dair umut oluyor. Bu süreçte gazetecilerin birbirleriyle dayanışması, arkadaşlarının hapse atılmasına öfkeleri, “aktivist gazetecilik” diye küçümsenebiliyor. Sustukça sıranın bir diğerine geldiği düzende, hiçbir şey olmamış gibi davranmak çok da mümkün olmuyor. Toplum da bu davranışları yadırgıyor.

Ama bir parantez de kim olduğu belli olmayan kripto görünümlü hesapların ülkedeki gazetecilere akıl vermesine açalım. İnsanların daha fazla cesaret, daha fazla rejime dair eleştiri beklemesi kuşkusuz doğaldır. Ancak ülkenin bu hale gelmesinde parmağı olan Fetöcü ya da mafya bulaşığı hesapların şimdi en keskin muhalif gözükmeleri, olası bir iktidar değişikliğine hazırlanıp kendilerini aklamaları, her gün bedel ödeyen gazetecileri suçlamaları toplum tarafından iyi algılanmalıdır.

Evet böyle günlerde gazeteciler işlerini iyi yapmaya çalışırken aynı zamanda arkadaşlarıyla da sokakta, cezaevlerinde dayanışmak zorunda. Bu karanlığa karşı olan herkes bir arada durmak, birbirinden güç olmak zorunda. Gelecek, 20’li yaşlardaki gazetecilerin gözündeki parıltıda, tüm gazeteci arkadaşlarımızın dört duvar arasında sergiledikleri cesur tutumda…

***

TÜRKİYE’DE GERÇEK GAZETECİLİĞİN ŞARTLARI

Türkiye, basın ve ifade özgürlüğünün aynı ekonomik koşullarımız, demokratik haklarımız gibi günden güne gerilediği, rejimin toplumda rıza oluşturmak için basını manipüle etmek, satın almak, bağımsız gazetecileri susturmak gibi yöntemlere sıklıkla başvurduğu bir ülke. Gazeteciliğe ilişkin istatistiklere baktığımızda da tablo tüm gerçekliğiyle ortaya çıkıyor: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin verilerine göre sadece 2025 yılında 72 gazeteci gözaltına alındı, 3 gazeteci ev hapsine alındı. Yıl bittiğinde 10’dan fazla gazeteci hapisteydi. Henüz bu yılın 3. ayı dolmadan gözaltına alınan gazeteci sayısı 15’ti. Geçmişte ana akım medyayı kontrol edebilmek için havuz medyası sistemini kuran, ihale şişmanı sermayedarlara Doğan Grubu başta olmak üzere birçok TV ve gazeteyi satın aldırarak iktidar propagandasının ana gücü haline getiren rejim, geçtiğimiz yıl yöntemlerine yeni birisini daha ekledi; önce Flash TV’nin Halk TV grubuna geçmesini engellemek için bir yandaş patrona satın aldırdı, ardından bu ismi de bahis soruşturmasında gözaltına alarak bu kez kanalı TMSF kontrolüne aldı. Geçtiğimiz Ekim ayında ise Merdan Yanardağ’ı beşinci sınıf bir komployla ajanlık suçlaması ile tutukladıktan sonra, Yanardağ’ın sahibi bile olmadığı Tele 1’i de hukuksuz biçimde TMSF’ye geçirdi. Yine geçtiğimiz yıl Habertürk grubunun hem eski sahibi Ciner’i hem de yeni sahibi Can Grubunu operasyona tabi tuttu, Ciner Medya da doğrudan TMSF’nin eline geçti. Ciner grubu, Erdoğan’a yakınlığına rağmen bu operasyon dalgasından sıyrılamadı. Gelinen noktada, artık yalnızca yandaş bilinen sermayedarlara bile güvenemeyen rejim, TMSF’yi deyim yerindeyse bir medya devi haline getirdi. Gazetecilere yönelik baskılar yalnızca gözaltı, tutuklamalar, medya sahipliğine yönelik müdahalelerle sınırlı değil. RTÜK yalnızca geçtiğimiz yıl SZC TV, NOW TV, Tele 1, Halk TV ve Flash TV’ye toplam 92 milyon 790 bin TL ederinde 53 para cezası verdi, 10 güne kadar karartma uyguladı, yandaş kanallar ise yaptıkları dezenformasyon ve hedef göstermelere rağmen bu kategoride hiçbir ceza almadı. Bu durum, Türkiye’de ana akım, patronlu medyada dahil muhalif yayın yapmanın sistem içerisinde imkansız bir durum olduğunu gösteriyor.

***

NURCAN GÖKDEMİR YAZDI

HANGİ DAĞ EFKARLIYSA ORADA

Kamu ihalelerini takip ilk görevi oldu. Ülkede dönen rantın, kamu kaynaklarının nasıl hoyratça bazı çevrelere aktarıldığını fotoğrafı olan Kamu İhaleleri Bülteni’nden çarpıcı haberler çıkartması çok uzun sürmedi. Bu görev ona yetmedi, Kızılay gibi çok önemli bir konuya ilgi duymaya, araştırmaya, haber kaynaklarıyla ilişkiler kurmaya başladı.

***

SEVİM KAHRAMAN YANARDAĞ YAZDI

SUSTURULAN KALEMLER VE GECİKEN ADALET

Topluma, gazeteciliğin aynı zamanda kamu adına denetim görevi olduğu unutturuldu. Demokrasinin temel unsurlarından biridir oysa bağımsız ve dürüst gazetecilik. Sansür ve otosansüre boyun eğmemektir.

***

FATİH POLAT YAZDI

METİN’DEN İSMAİL’E GAZETECİLİĞİN YÜZ METRE KOŞUCULARI…

Bu topraklarda gazetecilere yönelen baskı halka/halklara yönelen baskının bir devamı olarak gerçekleşirken, bazı dönemlerde gazetecilerin seçilerek hedef alınmasına da tanıklık ettik. Bu ‘bazı’ dönemlerin, Türkiye’yi diğer pek çok ülkeden ayıracak kadar sıklık arz ettiğini, dahası Türkiye’ye dünyada kötü ün kazandıracak kadar kabarık bir sicile işaret ettiği belirtelim. Daha Cumhuriyet kurulmadan önce, 1915’te İstanbul’dan alınıp götürülen ve ardından ölümleriyle tarihe kaydedilen Ermeni gazetecileri biliyoruz. Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, İzzet Kezer, Namık Tarancı, Musa Anter, Metin Göktepe, Hrant Dink bizim kuşağın ölümlerine zamansal açıdan denk geldikleri gazetecilerden sadece bazıları.