Hamdolsun başladı.

"Türkiye Yüzyılı"ndan söz ediyorum.

Daha "o gece" meşhur balkon konuşmasının son cümlesi tamamlanmamıştı ki, "olacakları ve ölecekleri" öğrenmiş olduk.

Olacaklar, zaten 21 yıldır yaptıkları ve artık tamamen ezberlediğimiz ve adeta gözlerimiz kapalı sayabildiklerimizdi.

Ölecekler ise, bugüne kadar yani 21 yıldır öldürdükleri ve müstakbel "cinayet kurbanları”...

En başta da haklar, hukuk ve adalet.

Yine ülkenin dört bir yanından "Kaşımın üzerine göz çizdin... Benim istemediğim gibi konuştun... TV’de benim hoşuma gitmeyen bir yorum yaptın... TV’ye-radyoya benim onaylamayacağım bir konuk çıkarıp, onun bana hoş gelmeyen bir yorum yapmasına olanak sağladın... Bildiri yayınladın... Basın açıklaması yaptın... Kitap yazdın... Twitter paylaşımı yaptın... Konser teşebbüsünde bulundun..." ve benzeri gerekçelerle katledilen hak ve özgürlükler.

Fikir, ifade özgürlüğü, basın ve yayın özgürlüğü.

Kendilerince icat ettikleri mahut Türkiye Yüzyılı’nın adeta "açılış gösterisi" olarak da Can Atalay hadisesini, daha doğrusu "Can Atalay ayıbını" yaşatıyorlar bu ülkeye.

Hakkında, kesinleşmiş hiçbir mahkeme hükmü olmadan, zaten gereksiz - hukuksuz yere tutuklu bulunan Avukat Can Atalay’ın; "Milletvekili adaylık başvurusu YSK tarafından kabul edilmesine, Hatay halkı tarafından milletvekili seçilmesine, aynı YSK tarafından mazbatasının düzenlenip teslim edilmesine, dahası TBMM Başkanlığı seçimi için resmen aday olmasına ve isminin oylanmış olmasına" rağmen Silivri zindanında esir - rehine tutulması ayıbı.

Yeni Adalet Bakanı’nın, bence bir hukuk skandalına imza atarak, bu konuda bir "yorum yapması", Yargıtay’ın günlerdir süren "ibretlik sessizliği", TBMM Başkanlığı’nın ve maalesef muhalefette olsun iktidarda olsun 599 milletvekilinin çoğunluğunun bu konudaki "düşündürücü - endişe verici sessizliği" meselenin ne kadar utanç verici boyutta yaşandığının birer kanıtıdır.

Aynı günlerde, AİHM’in (Selahattin) Demirtaş ve (Figen) Yüksekdağ kararı, bu kararda kim bilir kaçıncı kez, "hak ihlali" nedeniyle Türkiye’nin mahkûm edilmesi, "Yeni Türkiye Yüzyılı"nda da, dünya demokrasi liginde daha da alt sıralara hızla yol alacağımızın hazin göstergeleri arasındadır.

16 yaşında bir çocuğun, "bir postere bıyık yaptı" diye tutuklanması (yanlış okumadınız - tutuklanması), 5 yaşında bir çocuğun aynı günlerde yine Güneydoğu’da, yine bir zırhlı güvenlik aracının altında kalarak ölmesi (10 yılda 22’nci vaka) , yine "yandaş - yalaka olmayan" sanatçıların ağzını açmaktan ve sahneye çıkmaktan çekinir hale getirilmesi girişimleri...

Hepsini ve daha nicelerini alt alta topladığımızda, "Türkiye Yüzyılı" adını verdikleri bu yeni dönemde "gelmekte olanın" çoktan gelip, memleketin ve hayatımızın tam ortasına yerleşmiş olduğunu gözler önüne seriyor.

M.Ö. 287 - M.Ö. 212 yılları arasında yaşamış ünlü Yunan bilgin Siraküzalı Arşimet (Archimides) ne demişti?

"Bana istediğim yerde bir dayanak noktası, istediğim uzunlukta bir kaldıraç/sopa verin, dünyayı bile yerinden oynatırım..."

Bunu, bugünün dünyasına teşmil edersek:

"Bana, bir ülkenin yargısı-mahkemeleri üzerinde istediğim oranda bir güç sağlayın. İstediğim her şeyi en küçük bir engelle karşılaşmadan yapabilirim..."

Yapan oldu mu?

Hem de nasıl.

Yapan var mı?

Hem de ne kadar çok.

Bunlara ne isim verilir?

Diktatörler.

Bu rejimlere ne sıfat yakıştırılır?

Diktatörlükler.

Peki bu rejimler, "övünülücek" ve evrensel medeniyet ölçülerince "makbul" rejimler midir?

Asla.

Türkiye Yüzyılı’nın mucit ve uygulamacıları, umarız bugüne kadar yaptıkları gibi mecazi anlamda "Arşimetvari güçler"e özenmekten yana değil, yakın geçmişten ders alarak hukuka daha saygılı, demokrasiyi daha fazla özümsemiş bir yönetim anlayışına öykünürler.

Aksi takdirde, Türkiye’nin önünde birikmiş, daha doğrusu bu rejim tarafından 21 yıldır biriktirilmiş sorunların, en başta da devasa ekonomik ve sosyal sorunların çözümü şöyle dursun, 5’e 10’a 100’e katlandığını birlikte görür ve yaşarız.

Umarız ve dileriz, 28 Mayıs’ta Erdoğan’a oy vermiş yüzde 52.18 de bunun farkında olarak kullanmıştır oylarını.

Ve umarız o kesimin bazı aşırı uçlarının yaptığı gibi seçim sonrasında orada burada (futbol maçlarındaki o ayıplı şarkıdan esinlenmiş) "Şöyle böyle dediniz bize... Nasıl hayal kırıklığı yarattık size..." manasına gelebilecek sloganları kullanılırken, yukarıda saydıklarımız alkışlanmıyordur.

Tarihten, hem de çok yakın tarihten ders almadan tekrar tekrar yapılacak benzer hatalar, hepimizin ödediği ve ödeyeceği ortak bedellerin de ağırlığını beraberinde getirir.

Türkiye Yüzyılı dedikleri ucube "tasarım"ın önemli bir ayağının da bu ülkenin geçmişte çok bedel ödediği ve tarikat - cemaat tabanlı İslamcı - faşist modele yönelik olması da, endişelenmemizi gerektiren başka bir unsurdur.

Ne demiş Mehmet Akif Ersoy ünlü "Safahat" eserinde?

"Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar... Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?"

Ey, "Asım’ın Nesli"...

Siz daha iyi bilirsiniz bunu.