Google Play Store
App Store

Gençlerin başlattığı hareket, günü kurtarmaya yönelik bir isyandan çok daha fazlasıdır. Katmandu sokaklarında yükselen sloganlar, bölgesel sınırları aşarak küresel gençlik hareketlerinin bir parçası hâline geliyor…

Bastırılmışın geri dönüşü
Nepal’de hükümeti deviren protestolarda yaşamını yitirenlerin sayısı 54’e yükseldi. (Fotoğraf: AA)

Prof. Dr. Ahmet ÖNCÜ

Nepal’de yaşananlar, bir ülkenin iç siyasetini aşan bir anlam taşıyor. Bu hareket, genç bir neslin kendi sesini bulduğu, sabrın dayanışmaya, dayanışmanın mücadeleye dönüştüğü bir dönüm noktasına işaret ediyor. Bugün Nepal sokaklarında yükselen gençlik hareketi, uzun süredir biriken adaletsizliklere karşı bilinçli bir duruş sergiliyor. Bilindiği gibi, süreç, hükümetin sosyal medya platformlarını sınırlandırma girişimiyle başladı. İsyan dalgası, yalnızca mevcut yönetime yönelik tepkilerle sınırlı kalmadı. Geçmişte devrimci kimliğiyle öne çıkan bazı siyasetçilerin bugünkü konumları da sorgulama alanına girdi. Gençler, umutlarını sistem içinde aramak yerine, yeni bir gelecek hayalini öne çıkardı. Protestolar sırasında hem kurumsal yapılar hem de eski düşünsel uzlaşmalar yerini yeni bir toplumsal bilinçlenmeye ve bir dizi talebe bıraktı. Bu hareket, günü kurtarmaya yönelik bir isyandan çok daha fazlasıdır. Katmandu sokaklarında yükselen sloganlar, bölgesel sınırları aşarak küresel gençlik hareketlerinin bir parçası hâline geliyor. Yeni kuşak, siyaseti yeniden tanımlıyor. Dayanışmaya, şeffaf yönetime ve katılımcı karar alma süreçlerine değer veriyor.

GEÇİŞİN EŞİĞİNDE

Nepal’i 2010’un sonbaharında ziyaret ettim. O günlerde Nepal’de anayasa tartışmaları gündemi belirliyordu. Krallığın sona erdiği, silahlı çatışmaların geride kaldığı bu ülkede, yeni bir toplumsal düzen inşa ediliyordu. Katmandu sokaklarında yürürken hep şu sorular kafamda dönüp duruyordu: On yıl süren halk mücadelesinden sonra bu toplum nasıl bir yöne sapacak? Silahlı mücadeleden gelenler parlamentoya girdiğinde nasıl bir siyaset izleyecek? Devrim, halkla birlikte nasıl yol alacak? Şehirde adım adım gezerken sakin bir hava hissediliyordu. Turistler yeniden gelmeye başlamış görünüyor, Thamel’in dar yollarında sırt çantalı gezginler dolaşıyor, dağ rehberleri kafelerde sohbet ediyordu. Bu manzara, yeni bir düzenin kurulmaya başladığını gösteriyordu.

Fakat çevrenize dikkatle baktığınızda, insanların yüzlerinde hâlâ çözülmeyi bekleyen soruların izleri de görülüyordu. Kurucu Meclis anayasa hazırlıklarıyla meşguldü. Ancak müzakerelerde sık sık duraksamalar yaşanıyor, partiler arasında sağlıklı bir iletişim kurulamıyordu. Maoist geçmişe sahip vekillerin bir bölümü değişim talebini sürdürürken, bazıları mevcut yapıyla iş birliğini seçmişti. Parlamento çalışmalarına devam ederken halk gündelik hayatın güçlükleriyle mücadele etmeyi sürdürüyordu. Elektrik kesintileri, işsizlik, altyapı eksiklikleri insanların gündeminde ilk sıralarda yer alıyordu. Barış ortamı oluşmuştu, şimdi sıra hayatın bu düzene uyum sağlamasına gelmişti.

MONARŞİNİN SONU

O günlerde BirGün gazetesine izlenimlerimi yazarken gözlemlediğim tablo özetle şunu açıkça ortaya koyuyordu: Nepal, 2010 yılında önemli bir dönüşüm süreci içindeydi. Krallığın sona ermesiyle birlikte cumhuriyetin temelleri atılmıştı. Yeni sistemin inşası için herkes katkı sağlıyordu. İnsanlar geleceği konuşuyor, yeni hedefler hakkında fikir yürütüyordu. Bu geçiş dönemi, sonraki yıllarda yaşanacak büyük değişimlerin zeminini oluşturuyordu. Bugün o günlere döndüğümde, Katmandu 2010 bana şunu hatırlatıyor: Barış ortamı, sadece çatışmaların sona ermesiyle sağlanamaz. Gerçek barış, toplumun her kesiminin eşit katılımıyla kurulur. Özellikle de gençlerin kendini ait hissettiği bir düzenle barış kalıcı hâle gelir. O günlerde gençler süreçleri belli bir mesafeden takip ediyordu. Bugün, tüm enerjileriyle toplumsal yaşamın merkezindeler.

Nepal’de bugün yaşananları anlayabilmek için 2010’dan daha önceki yıllara; özellikle krallığın sona erdiği günlere bakmak gerekir. Çünkü bu ülke, 21. yüzyılda halk iradesiyle mutlak monarşiye son veren ender örneklerden biri oldu. 1990’lara kadar süren feodal düzen, uzun bir hâkimiyet döneminden sonra toplumun farklı kesimlerinden yükselen eşitlik ve özgürlük arayışlarıyla sarsılmaya başladı. Bu talepler, 1996’da güçlü bir siyasi harekete dönüştü. Maoistlerin öncülüğünde başlayan halk mücadelesi, yalnızca siyasi yapıyı değil, toplumsal ilişkileri de değiştirmeyi amaçlayan köklü bir dönüşüm sürecini başlattı. Bu on yıllık mücadele, klasik bir iktidar mücadelesinden çok daha fazlasını içeriyordu.

Nepal’in dağ köylerinden tarım bölgelerine uzanan geniş bir toplumsal hareket ortaya çıktı. Bu hareket, kast sistemini, kadınların toplumsal konumunu, etnik ayrımcılığı ve yapısal yoksulluğu sorguladı. Maoistlerin mücadelesi yalnızca krala karşı değil, aynı zamanda tarihsel eşitsizliklere de yönelmişti. Bu yönüyle Nepal’in halk hareketi, alışıldık siyasi çerçevelerin ötesine geçerek devrimci bir değişim isteğini öne çıkarıyordu. 2006 yılında kitlesel protestolarla birleşen bu hareket, Kral Gyanendra’nın yetkilerinin sona erdirilmesini başardı. Bundan böyle siyasi süreç yeni bir aşamaya taşınmış oldu. Bu gelişme, yönetim biçiminde bir değişiklikten öte, toplumun geleceğe dair karar alma gücünü eline aldığını ilan etmişti. 2008’de monarşi kaldırıldığında Nepal artık cumhuriyetle yönetiliyordu. Fakat bu yeni yapının üzerine inşa edileceği anayasa, henüz toplumun ortak kararıyla şekillenmiş bir metin hâline gelmemişti. Bu durum, hem büyük umutları hem de yeni tartışmaları beraberinde getirdi.

Katmandu’dan ayrılıp rehberimle Himalayalar’a yola çıktığımızda, Nepal’in yoksul olduğu kadar renkli ve canlı kırsal yaşamıyla karşılaşmıştım. Kırsalda daha net bir biçimde devrimci bir durum söz konusuydu. Eski düzenin izlerine rastlamak mümkün değildi. Her yerde orak ve çekiçli kızıl bayraklar asılıydı. Katmandu’da resmî anlamda eski düzen yıkılmıştı şüphesiz. Eski saray müze hâline getirilmişti. Binanın önünden geçen her ziyaretçi, o duvarların arkasında yakın geçmişte bir kralın hüküm sürdüğünü bilerek ilerliyordu. Ancak kırsaldan farklı olarak şehirde dolaşırken geçmişle gelecek arasındaki bağların henüz koparılmamış olduğu da açıkça fark ediliyordu. Bazı kafe ve otellerde kralın resmi hâlâ duvarlarda asılıydı.

Bu dönemin en dikkat çekici gelişmesi, Maoistlerin dağlardan inerek parlamentoya katılmasıydı. Toplumdan yükselen güçlü bir hareket, doğrudan siyasi temsil alanına girmişti. Ancak zaman geçtikçe beklentilerle uygulamalar arasındaki fark daha belirgin hâle gelecekti. Devrimci geçmişe sahip siyasetçiler, günlük siyaset içinde farklı sorumluluklarla karşı karşıya kalacak, bu durum, özellikle gençler arasında yeni bir sorgulama sürecini beraberinde getirecekti.

KIRILGAN DEMOKRASİ

Aslına bakılırsa, 2010 ve sonrasında, Kurucu Meclis, farklı toplumsal grupların temsilcilerini bir araya getirmişti. Sınıfsal, etnik ve coğrafi çeşitlilik meclis yapısına yansımıştı. Ancak bazı topluluklar bu sürecin asli taşıyıcısı olarak kendilerini tam anlamıyla ifade etme imkânı bulamadı. “Anayasa, bir hukuk metni olmanın ötesinde, kimlerin ortak yaşamı birlikte kurduğunu gösteren bir belgedir,” diyen bir sosyal bilimcinin sözleri, kamuoyunda sıkça dile getirilen bir düşünceydi. Nepal, tarih boyunca birçok farklı kimliği bir arada yaşatmış bir ülke olarak, şimdi birlikte yaşamın kurallarını açıkça belirleme aşamasına gelmişti. Bu arayışın merkezinde eşit yurttaşlık isteği yer alıyordu.

Terai bölgesinde yaşayan Madhesi toplulukları ve Tharu halkı, kendi bölgelerinde özerk yönetim yapılarının kurulmasını, kültürel haklarının güvence altına alınmasını ve yerel yönetimlerde aktif biçimde temsil edilmeyi talep ediyordu. Katmandu merkezli Pahadi topluluklarının önde gelen siyasetçileri ise bu talepleri ortak “ulusal” yaşam fikri içinde ele alma eğilimi gösteriyordu. Böylece anayasa hazırlığı, aynı anda hem yönetime katılımı hem de kimliklerin tanınmasını konu alan bir siyasi tartışma sürecine dönüştü. Ortaya çıkan tablo zamanla netleşti. Sokağın sesi kısılmış, devrimci ateş sönmüştü. Siyasal kararlar partiler arası müzakereler, teknik raporlar ve yönetim odaklı değerlendirmeler üzerinden şekillendi. Anayasa metinlerinde katılım ilkesine yer verildi, ancak uygulamada toplumsal katılımın kapsamı sınırlı kaldı. Bu durum, anayasanın halkın ortak sesi yerine siyasal aktörlerin uzlaşı belgesi olarak görülmesine neden oldu.

2015’te kabul edilen anayasa, Nepal’i laik, federal ve demokratik bir cumhuriyet olarak tanımladı. Bu tanım, hukuki bir çerçeve sundu. Fakat uygulama düzeyinde tüm toplumsal kesimler açısından eşit temsilin sağlandığı bir yapı oluşmadı. Devletin dili, kurumların yapısı, güvenlik güçlerinin örgütlenmesi ve ortak semboller, geçmişten taşınan ideolojik alışkanlıklar üzerinden devam etti. Böylece anayasa, yeni bir başlangıcı temsil ettiği iddiasını taşısa da toplumsal beklentileri karşılayan bir muhtevaya ulaşamamış oldu. Brahman ve Chetri gibi yüksek kastlara mensup topluluklar, devletin her düzeyinde söz sahibi olmaya büyük ölçüde devam etti. Eğitim sisteminden bürokrasiye, yargıdan resmi dile kadar birçok kurum onların yaşam tarzı ve değerleri etrafında şekillenmeyi sürdürdü. Mevcut yapı değişime karşı direniyordu. Bu sosyal ve kültürel çerçeve içinde yer almak, onu benimsemek toplumda ilerlemek için adeta bir önkoşul olarak varlığını sürdürdü. Eskiden olduğu gibi, devrim sonrasında da ülkenin geniş kesimleri, özellikle Madhesi, Tharu, Gurung, Tamang ve Magar toplulukları, bu durumdan rahatsızdı.

Etnik ve bölgesel dışlanma yalnızca kimlik boyutunda kalmadı. Kaynaklara ulaşım, eğitim hakkı, istihdam fırsatları ve siyasal temsil konusunda da belirgin farklar ortaya çıktı. Katmandu’da devlet kadrolarına yön veren kesimlerle, kırsalda toprağını işleyen halkın arasındaki derin sınıfsal mesafe ortadan kalkmadı. Merkezden yürütülen kalkınma projeleri, çoğunlukla yönetici elitlerin ihtiyaçlarına göre tasarlandı. Nepal’in kırsal bölgeleri ise sağlık, ulaşım, eğitim gibi temel hizmetlere hâlâ düzenli biçimde erişemiyordu. Bu durumda, gençler arasında iki toplumsal katman oluştu.

Şehirde yaşayan ve eğitim olanaklarına ulaşabilenler, mevcut sisteme daha kolay uyum sağlıyordu. Kırsal bölgelerde büyüyenler ise kültürel kimliklerini koruyarak yaşama tutunmaya çalışıyordu, ancak toplumda görünürlük kazanmakta zorlanıyorlardı. Nepal’de bulunduğum günlerde, bu ayrım gündelik yaşamda hissediliyordu. Katmandu’da katıldığım üniversitede düzenlenen bir gençlik toplantısında konuşanların çoğu, kentli öğrencilerdendi. Arka sıralarda sessizce oturanlar ise sıklıkla etnik kimlikleriyle öne çıkan ve sistemin diline tam olarak yakınlık duymayan gençlerdi. Bu gençler, konuşma gücünü temsil edilmeyen geçmişlerinden alıyordu. Bugün sokakları dolduran gençlik hareketi, bu uzun tarihsel eşitsizliklerin açığa çıkardığı ortak bir arayışı yansıtıyor. Gençler yalnızca ekonomik sorunları değil, aynı zamanda toplumsal görünürlüğü de gündeme taşıyor. Talepleri iş, güvence ya da maddi iyileştirme etrafında şekillenmekle kalmıyor; aynı zamanda aidiyet, saygı ve tanınma yönünde de yükseliyor. Devletin hukuk düzeni içinde yer bulmak, anayasal çerçevede hak sahibi olarak kabul görmek, yönetime katılmak ve katkı sunabilmek, genç kuşağın en temel hedefleri arasında yer alıyor.

NEPAL GENÇLİĞİNİN ETKİSİ

Nepal’da Z kuşağının öncülüğünde gelişen gençlik hareketi, yalnızca ülke içi dengeleri değiştirmedi. Aynı zamanda Güney Asya’da uzun süredir bastırılan ya da ertelenen gençlik taleplerine alan açtı. Katmandu’da yükselen sesler, bölgedeki baskıcı yönetim biçimlerine, yozlaşmış partilere ve temsilin sınırlandığı demokrasi anlayışlarına da eleştiri anlamı taşıyordu. Nepal’in tarihsel ve kültürel olarak en yakınında yer alan Hindistan, bu gelişmeleri dikkatle izliyor. Katmandu’da yaşananlar, Hindistan’daki genç kuşaklara oldukça tanıdık geliyor. Sosyal medya sınırlamaları, ifade özgürlüğüne getirilen engeller, üniversitelerde süregelen özerklik arayışları ve hesap verebilirlik talepleri Hindistan’ın da güncel gündemleri arasında yer alıyor.

Bu nedenle Hindistan yönetimi, Nepal’deki hareketin iç dinamiklerinden çok, yaratabileceği bölgesel sonuçlara odaklanmış durumda. Terai bölgesindeki etnik akrabalık ilişkileri üzerinden gelişebilecek yeni talepler, sınır güvenliği, göç ve kaçak geçiş gibi konularda endişe yaratıyor. Fakat asıl ilgi çekici gelişme, Hindistan’da üniversite öğrencilerinin Nepal’deki gençlik hareketini sosyal medya aracılığıyla yakından takip ediyor olması.

KOMŞUNUN İÇ MESELESİ

Çin açısından Nepal’deki gelişmeler, kamuoyu açıklamalarında “komşu ülkenin iç meselesi” olarak nitelense de, derin bir ilgiyi beraberinde getiriyor. Nepal, Tibet sınırı ve güvenlik politikaları açısından Çin için önem taşıyor. Üstelik Nepal’de dijital haklar üzerinden şekillenen gençlik tepkisi, Çin’in uzun süredir bastırdığı muhalif yapılar açısından ilgiyle izleniyor. Hong Kong’daki eylemlerin ardından Çin yönetimi, gençlik hareketlerine karşı oldukça sert önlemler almıştı. Nepal’de yükselen gençlik hareketi, Çinli muhalif aydınları ve genç aktivistleri ateşleyeceğe benziyor. Küçük ve doğrudan etkisiz gibi görülen bir ülkede gençlerin teknoloji kullanımı üzerinden başardığı bu kararlılık ve mücadele gücü, daha geniş bir coğrafyada siyasal etkiler yaratıyor. Bu da Çin yönetimi açısından dikkatle izlenen bir durum ortaya koyuyor.

∗∗∗

GENÇLERİ KAZANMAYA ÇALIŞAN GÜÇLER

Nepal’deki gençlik hareketi, aynı zamanda bölgedeki yumuşak güç stratejilerinin sınırlarını ortaya koyuyor. Hindistan, Çin ve ABD gibi güçlerin Nepal’e yönelik burs programları, medya iş birlikleri ya da altyapı projeleri artık genç kuşakta önceki yıllardaki karşılığı bulamıyor. Yeni kuşak, kalkınma söylemlerini yeterli görmüyor. Altyapının ötesinde adalet talep ediyor. Eğitimle birlikte eşitlik istiyor. Temsiliyetin yalnızca bürokratik düzenlemelerle sınırlı kalmamasını, gerçek katılımla güçlenmesini önemsiyor.  Bu yaklaşım, bölgedeki geleneksel iktidar ilişkilerini sorgulatıyor. Kısacası, yeni kuşak, yalnızca maddi destek aramıyor. Onları gerçekten dinleyen, haklarını tanıyan ve seslerine yer açan siyasi liderlere ve kurumsal yapılara yöneliyor.

Güney Asya’da son yıllarda gençliğin öne çıktığı her gelişme, bölgesel etkiler üretti. Pakistan’da üniversite eylemleri, Bangladeş’teki öğrenci yürüyüşleri, Hindistan’daki anayasa protestoları, Sri Lanka’daki ekonomik kriz sürecinde gençlerin ortaya koyduğu tepki… Tüm bu örneklerde gençlik, sistemin kökleşmiş kurumlarıyla doğrudan karşı karşıya geldi. Nepal, şimdi bu sürece kendi örneğini ekliyor. Nepal’de gençler daha uzun süre gündemi şekillendirecek gibi duruyorlar. Bu nedenle, Himalayalar’ın eteklerinden doğan bu hareket, yakında Delhi’deki üniversite koridorlarında, Şanghay’daki kafelerde ya da İstanbul’daki meydanlarda karşılık bulabilir.