Batı’da kiliseler kapısını üniversitelere açtı, bizde üniversiteler...
Niğde Üniversitesine yapılan caminin açılış töreninde "camisiz üniversite kalmayacak" diyen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bu sözü, ilkokuldan itibaren hızlandırılmış din eğitimi alan öğrencilerin üniversiteye geldiğinde ibadet ihtiyacının artacağını öngörerek söylemiş olmalı. Normal okullarda bilim derslerini etkisizleştiren, din dersi sayısını artıran, imam hatip okullarını yeniden açan AKP'liler de öyle düşünüyor. O halde ileride ortaya çıkacak cami ihtiyacını şimdiden karşılamak gerek. Yakında AKP Genel Merkezinde hazırlanmış elli ve üzeri çalışanı bulunan resmi ve özel kuruluşlarla işletmelere cami yaptırma zorunluluğu getiren bir yasa teklifi Meclise gelirse şaşırmamak gerek. İstiyorlar ki çocuklar erken yaşta kendini Tanrıya adasın, büyüdüklerinde çevresinde olup bitenleri görmemesi için alnı secdeden kalkmasın. Evinde uyurken sele kapılmanın, Meclisin önünde yürürken yerin yedi kat dibine düşmenin, cesetleri göçük altındaki maden işçilerinin (Elbistan'da 10 maden işçisinin hâlâ göçük altında olduğunu biliyor musunuz?) akibetini tanrı yazgısına bağlamak için gerekli bu...
Diyanet Başkanının (yoksa eğitim bakanı, YÖK başkanı mı desek) rahat olsun, Türkiye üniversitelerinin çoğunda zaten cami var. Olmayanlar, yeni kurulan üniversitesinin kütüphanesinden, ne kütüphanesi dersliğinden önce cami inşaatına çoktan başladı. Diyanet İşleri Başkanı, üniversitesinin adını medrese olarak değiştirme hevesinde olan rektörler oldukça daha çok cami açılışına gider.
Görmez'in Oxford, Cambridge gibi önemli üniversitelerin kapılarının kiliselere açıldığı gibi yanıltıcı bir söylemle tezine Batı’dan meşruiyet aramasına da gerek yok. Çünkü bu yanlış bir bilgi; Batı’da üniversiteler kiliselere değil, kiliseler kapısı üniversitelere açıyor. Sözünü ettiği üniversiteler kilise arazisine kurulmuş, kiliseler üniversiteler orada diye yapılmamış. Bizde üniversiteye dönüşmüş medrese, arazisini okula vermiş cami var mı? Yok; İstanbul üniversitesi eskiden medreseydi diyorlar ama o da camiye dönüştürülmüş Ayasofya'da kurulmuş. Ha, ayrıca o kiliselerin yok denecek kadar az cemaatinin içinde öğrenciler yok. (Siz bu yazıyı okurken ben Atina Üniversitesinin kilise ile ilişkisini araştıracağım. Bakalım komşularımız da bizim gibi krizin çözümünü dinlerine mi havale etmişler!)
Görmez, adı üniversite de olsa bilimin bizdeki okulların kapısından içeri giremeyeceğini, oraya giden öğrencilerin kolaylıkla cami cemaati olcağını düşünüyor olabilir. Bu düşünce, bizim gibi kendi hayat tarzını üretemeyen ülkelerde bir süreliğine daha geçerliliğini koruyacak. Fakat eninde sonunda bu camiler, ileride, örnek verilen üniversitelerin komşusu olan kiliseler gibi işlevini yitirecek. İtiraz edilse de yapılacak, bari diyorum, en azından bu gerçeği kabullenerek yapılacak camilerin mimarisine özen gösterilse, başka amaçlar (örneğin müze, kütüphane, araştırma merkezi) için kullanılacak şekilde tasarlansa diyorum.
***
Bir tıkla, kadılaşmış hâkimden daha adil bir yargılama çıkabilir
Adalet.org sitesinin hâkim ve savcılar üzerinde yaptığı "Siyasal gücün-Adalet Bakanlığının yargı üzerindeki etkisi-gücü" konulu anketin sonuçlarını görmüş olmalısınız. 2517 hakim ve savcıdan 572'si (yüzde 22,7) adalet sisteminin bağımsız olduğu görüşünde; geri kalan 1945'i (yüzde 77,3) yargı siyasilerin etkisi altında diyor. Bildiğim bir sonuç olmasına rağmen resmi sayılabilecek bu sonuç beni ürküttü. Hükümete (devlete) ters, her an soruşturma olasılığı olan biri olarak ve devlet, çağdaş hukuk ve yönetme sistemleri yerine benimsediği geleneksel (dinsel) adalet anlayışı ile bizi baştan mahkûm edeceğine göre ne yapabiliriz? Tanrının, adaletine güvenmemizi sağlayacak bir icraatına tanık olmamış kulları olarak temsilcilerinden adil davranacağını nasıl umabiliriz?
Anketin sonucu, yasaları kendine göre yapan egemenlerin işlerini şansa bırakmadığını, yargıçları da ayarladığını gösteriyor. İkisinden birine müdahale etmeseler barı; mesela, eğitim hakkını savunduğu için altı yüz öğrenci tutuklu olmazdı şimdi. Yargıçtan, yargıcın kanaat denen keyfiyetinden kaynaklanan hukuksuzluk daha çok acıtıyor insanı; insanın insana zulmü gibi geliyor.
Diyorum ki yargıçları devreden çıkarıp, onların kanaatlerini işe karıştırmasak... Yargı kararları o zaman daha adil, daha güvenilir olur. Bill'e söylesek, bize bir program yap desek; o da Anayasa dahil tüm kanunların, iddiaların, delil niteliğindeki resim ve kayıtların, savunmaların, tanık ifadelerinin yani mahkemelere sunulan bütün belge ve bilgilerin yüklenip bilgisayar tarafından analiz edilip sonuç bildirdiği bir program geliştirse... Ne dersiniz, adalet bakanından, başbakandan, iş insanından aldığı talimatla karar veren yargıçtan daha güvenli bir yargılama gerçekleşmiş olmaz mı? Böylece haklıyı haksız yapan yargılama beceriksizliğinden de kurtulmuş oluruz; hem dava dosyaları onyıllarca beklemez. Bu yöntem bana son derece güvenilir geliyor; tabi bilgi girişi ve komut tuşundan cemaati uzak tutmak şartıyla.


