Google Play Store
App Store

Bugün Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanıyor. Ancak masadan çıkacak rakam, iktidarın çoktan belirlediği sınırlar içinde olacak. Ay sonunda açıklanacak yeni asgari ücrete toplumu hazırlama süreci de başladı bile: Yüzde 25’e “Yetmez ama olsun”, yüzde 30’a “Enflasyonla mücadeleyi bozar” denilerek tartışma dar bir koridora sıkıştırılıyor.

Oysa işaretler çok net: Geçmişte birkaç ay içinde açlık sınırının altına düşen asgari ücret, bu yıl ilk kez daha en baştan o sınırın altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya.

Enflasyonla mücadele denildiğinde hep aynı cümleyi duyuyoruz: “Bu iş biraz bedel ödemeden olmaz.” Kulağa, herkesin eşit biçimde fedakârlık yaptığı bir tablo varmış gibi geliyor. Peki gerçekte kim ödüyor bu bedeli? Dar gelirliler, emekliler, asgari ücretliler, sabit gelirli milyonlar. Yani sen, ben, bizim gibiler.

Şimdi 2026 asgari ücreti konuşulurken ezber yine hazır: “Artış makul olmalı, enflasyonla mücadeleyi zora sokmamalı.” Bakan Işıkhan’ın “hem çalışanların refahını koruyan hem de işverenlerin üretim ve istihdam gücünü gözeten optimal seviye” sözleri de şu basit soruyu sorduruyor: Kimin için “optimal”?

Asgari ücret enflasyonun nedeni değil; enflasyondan ilk ve en sert darbeyi yiyen gelir kalemidir. Türkiye’de çalışanların önemli bir bölümü asgari ücret ya da ona çok yakın ücretlerle geçinmeye çalışıyor. Gıda, kira, ulaşım, enerji gibi zorunlu harcamalar bütçelerinde devasa bir yer tutuyor.

Enflasyon dönemlerinde toplumu kabaca üç grupta düşünebiliriz. Birincisi, fiyat belirleme gücü yüksek olanlar: Fiyatları önden artırır, kâr marjlarını büyütür, zenginleşmeye devam eder. İkincisi, gelirini büyük ölçüde koruyabilenler: Güçlü sermaye kesimleri ve belli meslek grupları. Üçüncüsü ise sabit ve düşük gelirliler: Asgari ücretliler, emekliler, güvencesiz çalışanlar. “Bedel ödeme” denen şey, tam da burada somutlaşıyor. İlk iki grup kendini korurken, üçüncü gruba gelince birden “makul artış”, “denge”, “optimal seviye” gibi kavramlar sahneye sürülüyor. O “denge” aranan yer, dar gelirlinin boşalan sofrası oluyor.

“Asgari ücret artışı enflasyonu patlatır” iddiası da ne gerçek hayatla ne de verilerle uyumlu. Elbette ücretler bir maliyet unsurudur. Ama enflasyonun kaynağını neredeyse sadece emek maliyetine indirgemek, iktisadi açıdan savunulabilir değildir. Enerji fiyatları, ithal girdi maliyetleri, kira balonu, şirketlerin fiyatlama gücü, yüksek kâr marjları ve rant gelirleri masaya gelmeden sadece “asgari ücret enflasyonu artırır” demek, hedef saptırmaktır. Ücretler fiyat artışlarının gerisinde kaldıkça reel ücretler düşer, sermaye lehine büyük bir gelir transferi gerçekleşir.

Bu nedenle asgari ücreti “Yüzde kaç artacak” tartışmasına sıkıştırmak yerine, ekonomik adalet ilkelerini öne çıkarmalıyız. Reel kayıpların telafi edilmesi gerekir; ücret yalnızca gelecek yılın enflasyon beklentisine göre değil, son yıllarda biriken kayıpları da karşılayacak biçimde artmalıdır. Ücret, insan onuruna yakışır bir hayatın asgari maliyetini karşılamalı; kira, gıda, ulaşım, enerji gibi kalemlerin gerçek bedeli esas alınmalıdır. Eğer ekonomi büyüyor, şirketler yüksek kâr açıklıyorsa bu büyümede emeğin payı da vardır ve emeğin bu refahtan pay alması haktır.

Kısacası, 2026’da enflasyon oranı birkaç puan daha düşük görünsün diye milyonlarca insanın geçim derdini büyütmek, ne toplumsal adaletle ne de kalıcı istikrarla bağdaşır. Asgari ücret bir lütuf değil, emeğin karşılığında ödenen en alt sınırdır. Bu sınır her yıl fiilen aşağı çekilirse, tabloda enflasyon düşük yazılsa bile yoksulluk kalıcı hale gelir. Gerçek bir enflasyonla mücadele, dar gelirlinin sofrasını küçülterek değil; adil bölüşümü esas alan, kârı ve rantı da masaya koyan cesur politikalarla mümkündür.