Belgrad’da camdaki Tito
Belgrad Havaalanı çıkışında yüzümüzü ateşten kopmuş bir rüzgâr yalıyor. İstanbul’un serin poyrazlı yazını burada arayacağız. Servis otobüsümüz, Yugoslavya’nın eski parlak günlerini anımsatıyor. 1960’ların ikinci yarısında imal edilmiş sıkı bir Mercedes... Ama hakkını yemeyelim, kliması var, üstelik de çalışıyor!
Bir ülkenin genel durumu hakkında bilgi sahibi olmak için alt katlara bakmak lazım. Toplutaşıma araçlarının fiziki vaziyeti nasıl? Bu araçlara binip inenlerin üstleri başları ne âlemde?
İnsanların kılık kıyafetleri fena değil ama troleybüsler, otobüsler, tramvaylar ve trenlerin durumu içler acısı...
1990’lı yılların tamamını iç savaşta tüketen bir ülke için, var olan bile iyi olarak kabul edilebilir.
Belgrad’ın merkezi olarak kabul edilen Kalemeydan, kentin tarihi kalesinin bulunduğu bölgeye verilen ad. Tuna nehrine tepeden bakan dev bir kartal yuvası... Kalenin kapısından Belgrad’ın yaya bölgesi başlıyor. Tolga Sezgin’e ‘İşte benim bölgem’ diyorum, caddenin ortasına uzanmış kafeleri göstererek. Tolga, internetten arayıp gözüne kestirdiği küçük oteli aramaya gidiyor, ben de kafenin garsonu Lazar Peroviç’ten Sırpça dersleri alıyorum. Sırpça ‘hvala’ teşekkür ederim, ‘hvala puno’ ise çok teşekkürler anlamına geliyor.
Bir yabancının, konuk olduğu ülkede en çok ihtiyaç duyacağı ikinci kelime bu, birincisiyse Sırbistan’da ‘zdravo’ yani, selam!
Tolga ile Belgrad’ı öğreniyoruz. En iyi yol hiçbir zaman değişmez, yabancısı olduğun kenti ancak yaya olarak öğrenebilirsin.
Büyük terkedilmiş binanın eski bir devlet mağazası olabileceğini tahminen söylüyorum. İki adım attıktan sonra da kesin sonuç kendisini gösteriyor. Etrafına ışıklar saçan fotoğrafın tam ortasında Mareşal Josip Broz Tito durmuyor mu?
Tito’yu terkeden Yugoslav’dan altı devlet çıktı. Bir başka anlatımla Tito’nun ülkesi altıya ayrıldı.
Tito’nun son yıllarında Adalet Partili senatör Mustafa Deliveli’nin başkanı olduğu Türk Parlamento heyeti Belgrad’a geliyor. Devlet Başkanı Mareşal Tito bizimkileri kabul ediyor. Bunun bir ayrıcalık olduğunu belirtmek gerek. Sağlık durumu nedeniyle Tito her yabancı heyeti kabul etmiyor.
Tanışma faslı bitince Tito birer puro ikram ediyor. Kendisi de yakacakken Deliveli söz alıyor, ‘Ekselans, puro ikramınız için teşekkür ederiz’ diyor:
-Ama bize Hollanda malı verdiniz, kendiniz Havana purosu aldınız. Yoldaşlığa sığar mı?
Tito purosunu yakmadan bırakıyor, kalkıp odadan çıkıyor. Bizimkilerde bir panik başlıyor:
-Deliveli yine yaptın yapacağını, biraz sussan olmaz mıydı?
Ev sahiplerinin telaşı da işlerin sarpa sardığı izlenimi veriyor. Kapı açılıyor, Tito içeri giriyor, Deliveli’nin yanına geliyor:
-Çok haklısın yoldaşça davranmadım, buyur!
Tito kendi purolarından bir kutu Havana purosunu Deliveli’ye veriyor.
Hikâyeyi Mustafa Deliveli’den Marmaris’te sahibi olduğu Lidya Otel’de dinlemiştim.
Tito, ölene kadar her yılbaşında Deliveli’ye bir kutu Havana purosunu düzenli olarak yollamaya devam ediyor.
?imdi her ikisi de bu dünyada değil. Deliveli’nin ülkesi dururken Tito’nun Yugoslavya’sı kendisi gibi tarih oldu. İçi boş mağazanın camındaki fotoğraf gibi...


