Benliğin şarkısı
Whitman “Benliğin Şarkısı”na şu sözlerle başlar: “Tek bir kişinin şarkısını söylüyorum, herkesten ayrı, basit bir insan,/gene de Demokratik sözünü, Hep birlikte sözünü kullanıyorum.” Tekleri tek tek topladığınızda bir çokluk elde edersiniz. Tekler sadece kendi şarkılarını söyledikleri sürece bırakın demokratik olmayı, bu kakofonik çokluğun bir toplum oluşturduğu pek söylenemez. Mekân ve zaman içine yerleşmiş tekler arasında zamanı ve mekânı kat eden bağlantılar icat edilmedikçe çokluktan bir toplum elde edilemez. Tek, bağlantılar karmaşasına yerleştiğinde artık o, aynı tek değildir. Bir toplumun teklerin toplamından daha fazla olması gibi, her tek de tekten daha fazladır. Bağlantılar hazır verilmemiştir, icat edilmeleri gerekir. Tek tek şarkılar kontrpuanlarla birbirlerine bağlandıkça toplum yavaş yavaş ortaya çıkar. Şayet bireyleri birbirine bağlayan bağlar yataysa ve yatay bağlantılar içinde bireyler kendi zaman ve mekânlarını birlikte örgütleyebiliyor, çok sesli bir senfoni icra edebiliyorlarsa bu topluma demokratik denir. Ve bu toplumda bireyler kendi şarkılarının yanı sıra birlikte yaşamanın, dayanışmanın şarkılarını da hep birlikte söyleyeceklerdir. Bireyler kendi aralarında doğrudan bağlar icat etmek yerine aralarındaki ilişkiler bir merkez tarafından dolayımlanıyorsa elbette buna da bir toplum denilebilir. Böyle bir toplumda kişiler şarkılarını giderek unutur, onun yerine hep bir ağızdan merkezin, merkeze yerleşen despotun şarkılarını icra edeceklerdir.
∗∗∗
Leibniz’e göre bir monad olarak kişi, yerleştiği bakış açısının şarkısını söyler. Bakış açıları özneden önce gelir, bireyler ancak bir bakış açısına yerleştiklerinde özneleşirler. Bakış açısı, dünyanın açık seçik ifade edildiği küçük bir parçasıdır. Bir bakış açısına yerleşmiş yerleşik özne için kendi bakış açısı dışındaki dünya karanlıktadır. Gecenin karanlığında mezarlıktan geçen bir kişi korkusunu ancak şarkı söyleyerek bastırabilir. Söylediği şarkı yerleştiği, alışkın olduğu bakış açısının şarkısıdır ve bir projektör gibi karanlık, belirsiz ve tekinsiz dünyayı aydınlatır; bildik nağmeler karanlığı aydınlattıkça korkusu yatışır. Kişiler bu yüzden gittikleri her yere bakış açılarını da götürürler. Ve bakış açılarına yerleşen özneler, bilinmez olanı bakış açılarına göre yargıladıkça terra incognita’lar terra cognita’ya, canavarlar evcil hayvanlara dönüşür. Elbette yargılayan onlar değildir, yerleştikleri bakış açısı. Geldikleri yerde yüzleri merkeze bakacak şekilde yerleşenler, gittikleri yerlere de bakış açılarıyla birlikte yargıcı da yanlarında taşırlar. Farklı bakış açılarına yerleşmek, yeni öznellikler icat etmek dünyanın en zor işi. Ve onlar “benim bakış açıma göre” ile başlayan cümleler kurduklarında bilin ki onlar değil, merkezdeki despot konuşmaktadır.
∗∗∗
Oysa her beden, geleceği ve geçmişi, yaşanmış ve yaşanacak olanı, kısacası evreni kıvrımlarında içeren bir mikro kozmostur; Her beden bünyesinde evrenin dünyalar yaratabilme kudretini taşır. Fakat birey bir bakış açısına yerleşip özneleştiğinde kendi bedeninin nelere muktedir olduğunu asla bilemez. Bildiği tek şey bakış açısının ona gösterdikleridir. Yapabilecekleri de yine bakış açısı tarafından verilmiştir. Yerleşik her birey, bakış açısının ona açık seçik gösterdiği küçük dünyası dışındaki dünyayı bir uğultu olarak deneyimler. Uğultu, henüz bilinç düzeyine çıkmamış, ayırdına varılmamış mikro algıların uğultusudur. Herkes okyanusun sesini duymak için boş bir deniz kabuğunu mutlaka kulağına dayamıştır. İşittiğimiz, bedenimiz de dâhil tüm evrenin uğultusudur. Bilincimiz, bakış açımız tarafından biçimlendirilmiş. Evrenin geri kalan devasa kısmı bir uğultu olarak bilincimizin dışında var olmaya devam ediyor.
Bedenleri güçsüz kılan şey bakış açısı. Bedeni, tüm evreni ve potansiyellerini içerdiği halde birey bir bakış açısına yerleştiğinde özneleşir ve özne, sadece yerleştiği bakış açısının izin verdiği kadarını görebilir ve yapabilir. Bakış açısı yerleşikse ve şarkılar despotu söylüyorsa ormanlarla birlikte yanan binlerce canın çığlığı bir uğultu olarak algılanır. Açık ve seçik algılamak, şeyler arasında bağlantılar icat etmeyi gerektirir. Demokratik benlikleri ancak, bakış açılarını birbirine bağlayan göçebeler yaratabilir.


