Google Play Store
App Store

Balıkçılar kahvesinde kitaplarımın arasına gömülmüşken birden akşam oldu. Akşamın olacağına dair herhangi bir işaret de olmamıştı ya da fark etmemiştim. Herkes gitmişti. Çay ocağında sadece Osman Abi kalmıştı. Bir anda akşamın çökmesinden dolayı dünya alacakaranlık bir yer halini almıştı. Nereye baksam hüzünlü bir yalnızlık, terk edilmişlik hissi görüyordum. Sanki dünya biraz geri çekilmiş, geride kalan şeyler daha çıplak, daha korunmasız kalmıştı. Mayıs ayında olmamıza rağmen hava soğuk ve rüzgârlıydı. Rüzgârın uğultusu, içimdeki duyguyu genişlettikçe genişletiyordu. Osman Abi’nin “Kapanış vakti" sözüyle gerçekliğe döndüm. “Son bir çay ister misin?”

İnsan duygularla baş etmek için ya onları dağıtır ya da kendini daraltır. Daha az konuşur, daha az hisseder, daha az ister. Bazen de tam tersini yapar; hızlanır, düşünce üretir, anlam verir, yazıya döker. Her iki durumda da duygu, olduğu haliyle içeride kalmaz. İçeride kaldığında ise genişlemeye başlar, temas ettiği her şeyi kendi rengine boyar. Öyle ki insan boğulur gibi hisseder. Çünkü genişlemek, sadece daha fazla hissetmek değil, o duyguyu taşıyacak sınırların da aşılmasıdır. O duygunun içinden geçip gidilebilirse…

Rüzgârın uğultusu beni bir yerden alıp başka bir yere götürüyor. Çocukluğumdan bir sahneye, oradan yıllar önce bitmiş bir ilişkiye, oradan da dünyanın geri dönülmez biçimde kötüye gittiği fikrine. O duygunun içinden geçip gidemiyorum, beni tutuyor. Sınırlarım bu alacakaranlıkta silikleşiyor; içeride olanla dışarıda olan birbirine karışıyor. Masanın üzerindeki kitaplar hâlâ orada ama artık onlara bakmıyorum. Kahvenin duvarları, masalar, sandalyeler… Sadece rüzgârın uğultusuyla birlikte o genişleyen duygu vardı ve ben de onun içinde bir yerdeydim.

Osman Abi çayı getirdiğinde dikkatim dağıldı. “Hep bu beta elementler yüzünden” dedim. Şaşkın bir şekilde yüzüme baktı, kafayı yedi hoca herhalde der gibi. Psikanalist Wilfred Bion, insanın taşıyamadığı, adı konmamış bu yaşantılara, duygulara beta elementler der. Korku, hüzün, öfke, haset, yerine oturmadıklarında kaybolmazlar; içeride kalır, biçim değiştirir, yayılırlar. İnsan ne hissettiğini anlayamadığında, o duygu dağılmaz; aksine genişler. Kişi neyin eksik olduğunu anlayamaz. O eksiklik, kimi zaman maddi şeylerle, kimi zaman onayla, kimi zaman da görünürlükle doldurulmaya çalışılır. Ama o duygu yerini bulmadığı için hiçbir şey tatmin etmez. Belki açgözlülük dediğimiz şeyin altında da bu yatıyor, sevgi iştahının yanlış yerlerde aranması. Osman Abi “Anlamadım” dedi. “Ben de” dedim. Güldü. “Çay iç” dedi.

Terapiye başlamadan evvel hiç rüya görmeyen ya da rüya gördüğünü hatırlamayanlar da Bion'u doğrular gibidir. İnsan yaşadıklarını düşünüp anlamlandırdıkça, rüyalar da belirginleşir. Rüyalar belirginleştikçe daha önce dağınık duran parçalar bir araya gelmeye başlar. Duygu bir biçim kazandıkça, insanın onunla kurduğu ilişki de değişir.

Rüzgârın uğultusu, beni çoğunlukla hipnotize eder. Nedenini bilmiyorum; belki de daha en başından, insan dünyayı önce bir uğultu olarak tanıyordur. Yerimden kalkıp uğultunun peşine takılıyorum. Dışarı çıkar çıkmaz rüzgâr, içimde genişleyen duyguyu alıp denize doğru savuruyor. Dalgakıranda rüzgâra karşı yürürken hafifledikçe hafifliyorum.