Google Play Store
App Store

Popper’dan Feyerabend’e uzanan bu düşünsel yolculuk, bize bilimin sadece doğrularla değil, sorularla da ilerlediğini gösterir. Bilimde verilen cevaplardan çok, sorulan sorular önemlidir

Bilime neden güveniriz?
Paul Feyerabend - Karl Popper

Her gün bilimle yaşarız. Hava tahmini tutar mı, aşı güvenli mi, bina sağlam mı? Ama bilimin neden işe yaradığını hiç düşündünüz mü? Hangi özellikleri onu güvenilir kılıyor? Ve gerçekten dünyayı olduğu gibi mi yansıtıyor? Bu soruların cevabını bilimin kendisi vermez. Bilimi anlamaya çalışan, onun nasıl çalıştığını, nereye yöneldiğini ve neden güvenilir olduğunu sorgulayan başka bir alan vardır; bilim felsefesi.

Önce bilim nedir ona bakalım. Bilim sözcüğü, Latince ‘bilgi’ anlamına gelen scientia kelimesinden türemiştir. Doğayla ilgili bilgiyi, doğaüstü mitoslara başvurmadan; test edilebilir açıklamalar ve tahminler şeklinde inşa eden ve düzenleyen sistematik bir girişimdir aslında. Bilim felsefesi, bu girişimin arkasındaki düşünsel yapıyı anlamaya çalışır. Bu, doğrudan deney yapmak veya teleskopla yıldızlara bakmak gibi bir iş değildir. Daha çok, bilimin nasıl işlediğini düşünmekle ilgilidir. Bilim nasıl ilerler? Bilimsel bir teori ne zaman başarılı sayılır? Bilim “doğruyu” mu bulur, yoksa yalnızca işe yarayan şeyleri mi? Freud’un psikanalizi bilim midir? Astroloji neden bilimsel kabul edilmez? Bu sorular, bizi bilimi bilim olmayandan ayırma (demarkasyon) problemine götürür. İşte bilim felsefesi, bu ayrımı nasıl yapacağımızı tartışır. Bu tartışmaların başrol oyuncuları arasında Karl Popper, Thomas Kuhn, Imre Lakatos ve Paul Feyerabend gibi düşünürler vardır.

POPPER’IN YANITI

Bilim birikimli bir uğraş gibi görünür. Gözlemler yapılır, teoriler oluşturulur, daha çok veri toplanır ve kurallar yazılır.  Ama bu ilerleme, düşündüğümüz kadar sağlam mı? “Doğruluğundan emin olduğumuz” bilimsel bilgiler aslında neye dayanıyor? 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olan Karl Popper, bu soruya radikal bir cevap verdi: “Bir teoriyi doğru yapan şey onu destekleyen veriler değil, onun yanlışlanabilir olmasıdır.” Bu kulağa mantıklı geliyor. Gözlemler yaparız, doğada örüntüler ararız ve sonra bu örüntülere uygun teoriler üretiriz. İşte bu yaklaşım, ampirizm olarak bilinir. Ampiristler, bilginin kaynağını duyularla elde edilen deneyimlerde bulur. Ancak burada ciddi bir problem vardır. Bir teori ne kadar çok gözlemle desteklenirse desteklensin, mantıksal olarak doğrulanamaz. Mesela bir milyon beyaz kuğu görmüş olsanız bile, bir milyon birinci kuğunun siyah çıkmayacağının garantisi yoktur. Bu, felsefede tümevarım sorunu olarak bilinir. Bu noktadan hareketle, bilimsel teoriler kesin doğrular değil, yanlışlamaya açık öneriler olmalıdır. Popper’a göre bilimin gücü, teorilerin sürekli test edilip yanlışlanabilmesi ve bu sayede bilimsel bilginin evrilmesinde yatar. Freud’un psikanalizi ya da astroloji gibi sistemler, her durumu açıklıyor gibi görünse de yanlışlanamaz oldukları için Popper’a göre bilim dışıdır.  Fakat bir teoriyi yanlışlamak kolay değildir. Örneğin Higgs bozonu gibi teorik olarak öngürülen bir parçacığı deneysel olarak keşfedememek Higgs kuramını yanlışlamaz.

Fizikçi Thomas Kuhn, Popper’in bilimsel değişimi fazla idealize ettiğini ve bilim tarihini yansıtmadığını savunur. Kuhn’a göre bilim, doğrusal ve sürekli ilerleyen bir süreç değil, daha çok uzun dönemli istikrar dönemlerinin ardından ani dönüşümlerle ilerleyen bir yapıdır. Ona göre bilim iki temel dönemde işler: normal bilim dönemi ve devrimsel bilim dönemi. Normal bilim, bilim insanlarının mevcut kurallar ve yöntemler doğrultusunda problem çözdüğü dönemdir. Herkes aynı dili konuşur, aynı yöntemleri kullanır ve belirli bir “paradigma” içinde çalışır. Her paradigma, zamanla çözemediği problemler biriktirir. Bu problemlere “anormallikler” denir. Normal bilim, bu sorunları çözmeye çalışır. Ama bazen bu anormallikler o kadar artar ki paradigma artık yeterli gelmez. İşte bu noktada bilimsel devrim başlar. Örneğin Kuantum mekaniğinin doğumu bilimsel bir devrimdir. Bilimsel devrimle yeni bir teori değil, yeni bir dünya ortaya çıkar.

Imre Lakatos, bilim felsefesinde Popper ve Kuhn arasında bir orta yol geliştirmiştir. Bu yaklaşımıyla hem Popper’in rasyonel eleştiriciliğini hem de Kuhn’un tarihsel ve topluluk odaklı bilim anlayışını kısmen kabul eder. Popper’in tek tek teorilere odaklanması, Lakatos’a göre gerçeği yansıtmaz. Bilim insanları, bir teori çürütüldüğünde hemen vazgeçmez. Kuhn’un “paradigma değişimi” savı, Lakatos’a göre bilimsel ilerlemeyi açıklamakta yetersiz kalır ve bilimi irrasyonel bir inanç sistemine indirger. Lakatos’a göre bilimsel bilgi, bireysel teorilerin sınanmasıyla değil, daha geniş araştırma programlarının karşılaştırılmasıyla değerlendirilmelidir. Lakatos, tek bir teoriye değil, onu çevreleyen bütün yapıya bakmayı önerdi. Bu bütünlüğe araştırma programı adını verdi. Bir araştırma programı iki bölümden oluşur: Sert çekirdek ve Koruyucu kuşak. Sert çekirdek programın temel varsayımlarıdır. Bilim insanları bu kısmı korumaya çalışır, kolay kolay terk etmezler. Koruyucu kuşak ise yardımcı varsayımlar, düzeltmeler, uyarlamalardır. Bu kuşak değiştirilebilir ve teoriyi korumak için ayarlanabilir. Bir araştırma programı, yeni öngörülerde bulunuyorsa ve bu öngörüler deneylerle doğrulanıyorsa, ilerleyicidir. Aksi durumda, sadece mevcut verileri açıklamaya çalışıyor ama yeni bir şey öngörmüyorsa, gerileyen olarak değerlendirilir. Örneğin, yüzyıllar boyunca başarılı öngörüler sunan Newton fiziği, zamanla kuantum mekaniği ve görelilik teorisinin çok daha kapsamlı ve isabetli öngörüler üretmesiyle birlikte, bilimsel anlamda gerileyici bir programa dönüşmüştür.

FEYERABEND’İN RADİKAL ELEŞTİRİSİ

Paul Feyerabend, bilimdeki herhangi bir evrensel yönteme veya tek geçerli bilgi türüne karşı çıkar. Onun en çok bilinen sözü “Anything goes”, (yani “Her şey geçerlidir”) bilimsel yöntemin mutlaklığına karşı radikal bir eleştiridir. Feyerabend’e göre, bilim tarihinde ilerlemeler genellikle kuralları çiğneyen bilim insanları sayesinde gerçekleşmiştir. Örneğin Galileo’nun otoriteye karşı durması veya Einstein’ın Newton mekaniğine karşı çıkışı gibi. Bu yüzden Feyerabend, bilimde yöntemsel çoğulculuğu savunur. Bilim insanları tek bir yönteme bağlı kalmamalı; yaratıcı, özgür ve esnek olmalıdır. Bilimin, diğer bilgi biçimlerine üstün olduğu düşüncesi ideolojik bir yanılgıdır. Feyerabend, bilim ile dini, mitolojik ya da geleneksel bilgi biçimleri arasında epistemolojik bir ayrıcalık olmadığını savunur. Hatta bazı durumlarda, bilim dışı yollarla daha anlamlı bilgiler üretilebileceğini söyler. Eğer Popper bilimin muhafazakârıysa, Feyerabend onun anarşistidir.

Popper’dan Feyerabend’e uzanan bu düşünsel yolculuk, bize bilimin sadece doğrularla değil, sorularla da ilerlediğini gösterir. Bilimde verilen cevaplardan çok, sorulan sorular önemlidir. Hayat da bilim gibi, hangi soruları sormaya cesaret ettiğimizde büyür ve yaşamaya değer bir hâle gelir.