Bilmek
Annemin bir ay sonra öleceğini duyduğumuzda bir karar aldık: “Bunu anneme duyurmayacağız.” Bu kararı neden aldık, hatırlamıyorum. Annem o kadar zeki bir kadındı ki, ondan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğimiz ortadaydı. Tedavi edilebilir bir kanser türünün başında olduğunu alıştıra alıştıra söyledik, pankreas sözcüğünü beynimizden bile sildik. O da bize inanmış gibi yaptı. Her şey apaçık ortada olduğu halde, son güne kadar ne biz ona durumu söyledik, ne de o bize durumu zaten bildiğini söyledi. Böylece son günleri hüzünlü bir geri sayış ve kasvetli bir bekleyişle değil, bir tür oyunla geçti. Hastanede doktorları, hemşireleri sıkı sıkı uyarıyorduk; muhtemelen onlar da bu oyuna katılıyor ve bize “Tamam, bir şey söylemeyeceğiz” diyorlardı.
Ölümcül bir hastalığa yakalandığınızı bilmek mi, bilmemek mi istersiniz? Böyle bir durumla karşılaştığınızda soru zamanla şuna evrilir: “Bildiğimi bildirmek mi, bildirmemek mi isterim?”
∗∗∗
Annemin son günlerinde ona türlü eğlenceler düzenledik. Beraberce eski fotoğraflara baktık. Ablamlarla beraber çocukluk anılarımızı anlattık. Hayatımda hiç olmadığı kadar boş konuştuğum günlerdi. Annemi meşgul etmek için saçma sapan magazin haberlerini, yeni buluşları filan anlatıyordum. Bazen kahkahalarla güldüğümüz oldu. Kahkahalarla gülerek odadan çıkıyor ve kimsenin göremeyeceği bir köşede sessizce ağlıyorduk.
Çocuklar annemin en rahat bilgi edineceği canlılardı. Bu nedenle çocukların yanında hiçbir şey konuşmuyor ve annemize söylediğimiz yalanı onlara da söylüyorduk. Teyzemler eski toprak oldukları için bizim saçma oyunumuza dahil olmayabilirlerdi, Kuran’a el bastırıp yeminler ettiriyor ve susacaklarına dair sözlerini alıyorduk. Annem hasta odasında asla yalnız kalmamalıydı çünkü hemşirelere tuzak sorular sorarak her şeyi 30 saniyede öğrenebilirdi.
Teşhisi koyan doktor “Kadıncağızı boşu boşuna hastanelerde yormayın. Yüksek teknolojili tanı makineleriyle hastalığın nerede başladığını filan araştırırlar. Bunun size ne faydası var? Annenizi üzmekten başka bir işe yaramaz.” demişti ama elbette onu dinlemedik. Birçok başka doktora daha gittik. Annemi ürkünç makinelerin içine soktuk. Onca doktora gitmemize rağmen liseden doktor arkadaşlarıma hiçbir şey sormadım. İki defa hapşırsam fikrini aldığım en yakın arkadaşım Şeyda’ya bile bir şey sormadım. Çünkü herhangi bir doktordan nefret etmek kolaydı, Şeyda’dan asla nefret edemezdim.
Bilmekle ilgili saklambaç oyunumuz devam ederken en büyük hayalim, 10 yıl sonra, 2025 yılında bizim doktorun adını açık açık yazarak Hürriyet Gazetesi’ne tam sayfa ilan vermekti: “Kendine profesör diyen bu alçak, 10 yıl önce annemin bir ay içinde öleceğini söylemişti ama annem hala hayatta. Siz siz olun doktor milletine körü körüne inanmayın.”
∗∗∗
Son günlerde annem kafasını kaldırmadan uyuyordu. Hastaneden eve geçmiştik. Annemin yanına uzandım ve ona sarıldım. Gözleri kapalı, bir şey fısıldadı, önce duyamadım. Sonra bir daha tekrar etti: “Biliyorum... Biliyorum...” Fısıltıyla karşılık verdim: “Neyi biliyorsun?” Yanıt yerine sadece omzuma iki kere dokundu.
Doktor haklı çıktı, annem teşhis konulduktan 35 gün sonra öldü. Hürriyet Gazetesi tam sayfa ilanı kaçırdı.
2015 mayıs ve haziran aylarında oynadığımız bu “bilgi saklambacı” son zamanlarda rahatsız edici bir analoji olarak hep aklıma geliyor. Annemin hastalık günlerini bugün ülkece yaşadığımız günlere benzetiyorum.
∗∗∗
Suriye’de ne oldu, ne oluyor? Kim kimle nasıl anlaştı? Dün kara dediklerine bugün ak diyenler hangi plana göre rol alıyor? Elektronik seçim sisteminin ötesi var mı? İsrail, Rusya, Amerika, kim kimle dans ediyor, kim kimin adamı, kim kimin komisyoncusu?
Bu sorularla mücadele edecek gücüm yok ama yapay zekadan, Spotify listelerinden, boş beleş konulardan konuşup kafanızı dağıtabilirim. Beraber eski fotoğraflara da bakabiliriz.
Bazen kanserin tüm vücudu sardığını ve artık kurtuluşun mümkün olmadığını düşünüyorum. Annemin suratsız doktorunu andıran bazı uzmanlar bunu açık açık ilan ediyor. Haklı olduklarını düşünsem bile onlara hak vermek istemiyorum.
Çünkü söz konusu olan benim anam, benim vatanım. Söz konusu olan okuldan koşarak çıkan çocuklar, Kadıköy’de veya Erzurum’da havalı havalı dolaşan dalgacı gençler. Avucumdaki kum parmaklarımın arasından hızla akıyor.
Tüm insanlar bir vücut olmuş, bir ülke haline gelmişler. Ülkemin yanına uzanıp sarılıyorum. Kulağıma fısıldıyor ülkem: “Biliyorum... Biliyorum...”
Neyi biliyorsun?


