Google Play Store
App Store

Devrim Koçak, 2015 yılının ortalarından başlayan kanlı olay ve çatışmalarla ilgili duygularını, “Biz geride kalanların yaşananları sineye çekmesinden payıma düşen utancı kabulleniyorum” diye ifade ediyor. Romanı okurken biz de fark ediyoruz; hiç unutmamışız, yaşadıklarımız hiç de iyi şeyler değildi.

Bir Ankara romanı
Devrim Koçak

Nurgök ÖZKALE

Tim Parks, Livera Yayınevi’nden çıkan Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman adını taşıyan incelemesinin önsözünde, okurdan, romanla ilgili bütün olumlu kabullerini askıya almasını ister, ardından da meseleyi tersinden değerlendirmeye davet eder. Parks için roman, “kendi başına sihirli bir şekilde ayrı bir sanat nesnesi değil, hayatın akışından koparılmış bir şeydir. Okur, yazdıkları aracılığıyla yazarla karşılaşır ve yazarın kendi hayatında aradığı ya da okurların kendi hayatlarında kurdukları ilişkilerden tamamen farklı olmayacak bir ilişki kurulur.” Parks’a göre, yazma (ve okuma) eylemi dayatılan görüşün aksine çok karmaşık bir süreçtir. “Dolayısıyla, genel olarak yazmak ille de “iyi” hatta “iyi bir şey” olmasa da çok canlı bir şey olabilir; yani yaşama uğraşının bir parçasıdır.”

Devrim Koçak da Yağmurdan Sonra Bahardan Önce kitabında, okurla, Park’ın önerdiğine benzer bir ilişki kurmayı deniyor. Nergis Hanım Hakkında Bazı Şeyler ile 2021 Everest İlk Roman Ödülü kazanan yazarın bu ikinci romanı, ağustos ayında Everest Yayınevi etiketiyle yayımlandı.

Koçak, romanın sonundaki notunda, roman kişileriyle maceraların hayal ürünü olduğunu ama gerçek olaylardan esinlendiğini belirtiyor. 2015 yılının ortalarından başlayan kanlı olay ve çatışmalarla ilgili duygularını, “biz geride kalanların yaşananları sineye çekmesinden payıma düşen utancı kabulleniyorum” diye ifade ediyor. Romanı okudukça biz de fark ediyoruz; aslında hiç unutmamışız, yaşadıklarımız hiç de iyi şeyler değildi.

Parks’ın önsözün finalinde özetlediği üzere; “Bir romanı okumaya başladığımızda, her karşılaşmada olduğu gibi, bir risk alanına girmiş oluruz.” Kısacası, orada kendimizle karşılaşırız, zaman, şehir ve kişilerin bize hatırlattıklarıyla bu alan satır satır genişler.

Yağmurdan Sonra Bahardan Önce romanı da yazarın bap olarak ifade ettiği üç bölümle genişleyerek romanın sonunu işaret eden kısa bir finalle bitiyor. Birinci Bap: Sesler. 2016’da, romanın baş kişisi Suphi’nin yaşamını izliyoruz. İkinci Bap Masal’da daha da geriye, 1982’ye gidiyor, Suphi’nin annesi Seher ile babası Macit’in başlarından geçenlere tanık oluyoruz. Üçüncü bölümde yeniden 2016’ya dönüyoruz ve iki hikâye birbirine bağlanıyor. Bu noktada romanın ismiyle bölümleri arasında paralellikler dikkat çekiyor. Yağmurdan Sonra bir dönemin, Bahardan Önce diğerini işareti gibi. Aynı şekilde, roman kişilerinin belli grupların temsilcileri olarak seçildiği düşünülebilir. Olayların geçtiği Ankara’nın da bu sembollerden biri olduğu böylece belirginleşiyor.

Yazar, Ankara’yı her haliyle resmetmiş, okurda tanıdık duygular uyandırmayı başarıyor. Özellikle giriş bölümünde rüzgârının, havasının kokusunun dahi hissedileceği kanısındayım. Romanın diğer kahramanları da tıpkı Ankara gibi güçlü karakterlere sahip. Anne babası devrimci mücadele içinde kendilerinden vazgeçmiş Suphi, ortağı Melahat, iş gereği tanıştıkları gece kulübü sahibi Kılıç, gardaki patlama sonrasında travmalarıyla baş etme mücadelesi veren İnci ile babası, kentsel dönüşümü ranta çevirip oturdukları apartmanı yıktırmak isteyenler, Suriyeli sığınmacı çocuk, annesi, ablası Meryem. Hepsinin yolu aynı yerde, Mustafa Suphi’nin hikâyesinde kesişiyor, her biri romana ayrı bir katman ekliyor.

Mustafa Suphi -ismi, ailesiyle ilgili ipuçlarını veriyordur- annesi öldükten sonra, Yurt apartmanında ondan kalan dairesinde tek başına yaşayan bir muhasebecidir, işlerini ortağı Melahat ile beraber yürütür. Babası tanınan bir şairdir, küçük yaşta annesiyle onu terk edip gitmiştir, hiç görüşmezler. Hatta Suphi, babasının adını dahi anmak istemez. Oturduğu apartmana taşınan İnci, karşılaştıklarında söyledikleriyle Suphi’yi derinden etkiler: “Mutsuzluk bir veba gibi yayılıyordu.”

Roman, Baharın Gelişi adını taşıyan giriş bölümüyle açılıyor. Dil pırıl pırıl, anlatım çok etkileyici, okura verdiği edebi zevk çok yüksek. Aynı etkileyici üslup, Macit ve Seher’in hikâyesini aktaran, İkinci Bap’ın başlangıç kısmında da sergileniyor. Ancak roman ilerledikçe bölümlerin sonlarına doğru anlatım etkisini yavaş yavaş yitiriyor. Hatta abartılı ve süslü de olabiliyor. Mimetik (gösteren) anlatımla diyegetik (anlatan) karıştığı için okur, başta aldığı hazzın azaldığını hissedebilir, kişilerden ziyade, anlatıcının sesini duyduğu hissine kapılabilir.

Dönemin belli başlı olaylarını özetleyen bölümler, okura roman değil de belgesel kitap okuyor hissi verebilir, didaktik ifadeler, yazarın mesajları gibi okunabilir. Ancak, insanın katılmadan edemeyeceği, tıkır tıkır işleyen şeyler de yok değil bunların arasında. Macit, cezaevi sonrası, duygularını Seher’e şöyle aktarıyor: “Bu dünya yarım kalmış devrimlerin kahrını çekiyor Seher. Yapılamamış devrimlerin. O yüzden böyle eciş bücüş, çirkin ve kifayetsiz.” (s.222)

Kurguyla ilgili çok ilginç bir durumdan da bahsetmek gerekir. Yazar, romanın bir yerinde, beklenmedik şekilde ortaya çıkıyor. (s.273) “Gelmesini bekliyordum, gecikmişti,” diye başlıyor bölüm. Suphi’nin başına gelenlerden onu sorumlu tutacağından korkuyor, geldiğinde hesaplaşıyor, nihayet kendi kaderini yaşaması için vedalaşıyor. Yabancılaştırma etkisi veren bu parçanın, okunanın kurmaca olduğunu hatırlatma amacıyla eklendiğini sanıyorum. Değinmek istediğim son şey ise İnci ile ilgili. Yaşadıklarının sonucu olarak kulaklarının hassaslaşması, binadakilerin seslerini -Suphi’nin horlamasını, bodrum katına saklanan Suriyeli çocuğu, ağlamaları- duyması elbette mümkün. Ancak karakterin biraz daha işlenmesi ve temellendirilmesi gerektiği kanısındayım, böylece daha ikna edici olabilirdi.

Özet olarak; roman ritmini sonuna kadar koruyabilse, bilgi veren bölümlerinden ayıklansa çok daha etkileyici olabilirdi. Ancak, bölüm başlarında parlayan anlatımı sebebiyle okunmaya, ele aldığı meseleler bakımından da konuşulmaya değer. Ve her şeye rağmen aşk hep var. İnci de sonunda defterine yazdı: “Umut bir şifa gibi yayılıyordu.”

Devrim Koçak’ın bundan sonra yazacağı romanları dört gözle bekliyorum.