Sercan Meriç

sercanmeric@birgun.net

İnsanlarla köpekler arasındaki ilişki 15 bin yıl öncesine dayanıyor. Önümüzdeki çağlarda da devam edecek. İnsanlık tarihine vahşetle leke sürmüş olanlar da, bir canı kurtarmak için varını yoğunu ortaya koyanlar da tarihteki yerini alacak.

Bir arpa boyu dahi yol alamadık mı?

Türkiye’de gündem yine sokak hayvanları… Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sokak köpeklerinin uyutulması için kurmaylarına talimat verdiği ve bu konuyla ilgili yasa tasarısı hazırlandığı haberi kamuoyunda tartışılıyor. Söz konusu hazırlıkla ilgili detaylar belirsiz. Ancak uygulamasa binlerce hayvanın katledilmesinin önünü açacağı aşikâr. Hayvan hakları aktivistleri, sokak hayvanları için nitelikli bir yasa hazırlanması talebiyle yıllardır sokakları arşınlıyor, kampanyalar düzenliyor. Tabii sokak hayvanlarının katlini savunan bir güruh da mevcut.

Bu güruh, bilhassa sosyal medyada yoğun bir kampanya yürütüyor. Çarpık kentleşme ile birlikte “biz”le yaşamaya mecbur bıraktığımız hayvanların daha sağlıklı bir ömür sürmesini beklerken, katliam önerisi ile karşılaşmak iktidarın hayata yaklaşımının kısa bir özeti oldu. 

Sokak hayvanları ile ilgili tartışmalar aslında AKP ile başlamadı. Hem Osmanlı İmparatorluğu döneminde hem de Cumhuriyet döneminde bu konu defalarca tartışıldı ve rezil uygulamalar hayata geçirildi. Sokak hayvanlarının katlini savunanlar bugün olduğu gibi dün de azınlıktaydı. Batı ile karşılaştırıldığında Türkiye’deki insanların hayvanlara daha merhametli yaklaştığını söyleyebiliriz. Sokak hayvanları ekseriyetle toplumun bir parçası olarak görülüyor. Kimi zaman bir vahşi çıkıp da sokak hayvanlarına eziyet ettiğinde –kısa süreli de olsa– o “insani” duygular gün yüzüne çıkabiliyor.  

Ömer Obuz’un kaleme aldığı ve İletişim Yayınları tarafından basılan Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Hayvan Katliamları ve Himaye kitabı meselenin geçmişine dair geniş bir perspektif sunuyor. Söz konusu kitapta sokak köpekleri ile birlikte kargalar ve kedilerle ilgili de hangi politikaların yürütüldüğünü öğreniyoruz.  

Sokak hayvanlarına karşı dönem dönem savaş ilan edildiği bu toprakların gerçeği… Söz konusu savaşla ilgili detaylara geçmeden önce Osmanlı’da hayvanlarla ilgili çıkarılan kimi fermanlara değinmek gerekiyor. 

II. Bayezid döneminde İstanbul İhtisab Kanunnamesi’nde yük taşıyan hayvanlara merhametli davranılması gerektiği yönünde bir buyruk var örneğin… 

IV. Murad döneminde köpekler için sokaklarda barınaklar yapıldığı da bir diğer örnek… 

Asırlar önce İstanbul’a gelen müzisyen Anna Grosser Rilke de bilhassa soğuk havalarda sokak hayvanlarına özel bir önem gösterildiğini aktarıyor. 

Bir diğer anektodu ise Luigi Bassano paylaşıyor ve Kanuni döneminde Osmanlı halkının evlerinin önüne hayvanlar için yemek ve su bulundurduğunu söylüyor. 

Kafeslerde satılan kuşların satın alınıp özgürlüklerine kavuşturulması da Osmanlı’da yaygın bir gelenek ve dinsel bir ibadete tekabül ediyor. 

Bunlar münferit örnekler değil. Osmanlı’da hayvanlara karşı eziyet edenlerin ayıplandığını, hayvanlara şefkatli bir yaklaşım olduğu ortada. 

O dönemde Avrupa’da ise tam tersi bir anlayış söz konusu. Avrupa, sokaklardan hayvanları temizlemek için büyük “savaşlar” ilan etmiş bir “medeniyet”. Zaten bu topraklarda hayvanlara karşı oluşan olumsuz hava da Avrupa’dan ithal… 

“Medenileşmenin” gerekliliklerinden birisi olarak hayvanların sokaklardan temizlenmesi, katledilmesi gerektiği yönünde fikirler/yazılar mevcut. Bu düşünceyi kaleme alanlardan birisi Şinasi… Basının bu konudaki olumsuz tutumu, katliamların kimi argümanlarla temize çekilmek istenmesi dikkat çekici. 

Köpeklere karşı katliamcı politikalar özellikle II. Mahmud döneminde kurumsallaşıyor. Bu dönemde köpeklerin toplatılıp katledilmesi yönünde bir yaklaşım söz konusu. Hatta kimi yazarlar Yeniçeri Ocağı’nı kapatan padişahın, köpeklerle ilgili neden adım atmadığını sorguluyor. II. Mahmud devrinde İstanbul’da toplanan köpeklerin bir kısmı Büyükada, Üsküdar, Kadıköy gibi yerlere sürülüyor. Bakkallarda üretilen zehirli sucuklar da köpeklerin katledilmesi için bir yöntem olarak kullanılmaya başlanıyor. 

Halkın bu politikalardan dolayı rahatsız olması yöneticilerin katliamları derinleştirmesine engel oluyor. 

2 Nisan 1910 tarihine vurgu yapmak şart. Köpek katliamıyla ilgili dünya tarihine geçmiş bir gün diyebiliriz...  

İstanbul Belediyesi, aldığı kararla birlikte sokakların köpeklerden temizlenmesi için harekete geçiyor. Yaklaşık 2 ayda 5 bin civarında köpek toplanıyor. Birkaç hafta sonrasında ise 50 bin civarındaki köpek Sivriada/Hayırsızada’ya götürülüyor. Hayırsızada’da yaşananlar bugün dahi tüyler ürpertiyor.  

Toplumda büyük bir acıya sebep olan bu politika ileriki yıllarda da devam ediyor. 1923 yılının başında dönemin İstanbul Belediye Başkanı Ziya Bey, 15 bin civarı köpeğin öldürüldüğünü açıklıyor. Kimi zaman yöntemlerde de değişiklik yapıldığı görülüyor. Mesela havagazı ile hayvanların katledildiğini öğreniyoruz. Holokost’un ilk örneklerinden birisi köpekler üzerinde yaşanıyor. 

1918-33 arasında 150 bin köpeğin öldürüldüğü tahmin ediliyor. Tabii ki tüm bu katliamlar köpek popülasyonunda bir azalmaya sebep olmuyor. Bazı yöneticiler buna şaşırsa da, katliamın sürmesi için harekete geçiyor. Halkın da katliama katılması için kimi ödüller de ilan ediliyor. 

Ancak sıkça vurguladığımız gibi bu katliama dahil olanlar toplumun çoğunluğunu temsil etmiyor. Oldukça azınlık bir güruh binlerce hayvanı yaşamdan koparıyor.  

Bugünlerde de azınlık bir güruhun vahşet çağrıları karşısında iktidarın bu konuda adım attığına şahit olmak çok üzücü. Koca asırdır bir arpa boyu yol alamadık dedikleri böyle bir şey olsa gerek… 

İnsanlarla köpekler arasındaki ilişki 15 bin yıl öncesine dayanıyor. Önümüzdeki çağlarda da devam edecek. İnsanlık tarihine vahşetle leke sürmüş olanlar da, bir canı kurtarmak için varını yoğunu ortaya koyanlar da tarihteki yerini alacak.