Bir babanın ardından
Bahçıvan Ve Ölüm, Gospodinov’un önceki yapıtlarına kıyasla daha az oyunlu, daha doğrudan bir metin. Gospodinov, burada yalnızca bir hikâye anlatmıyor; ölüm karşısında edebiyatın ne işe yaradığını da sorguluyor.

İlke KAMAR
Georgi Gospodinov son romanı Bahçıvan Ve Ölüm’de, babasının ölümünü merkeze alıp, bireysel yasın sınırlarından yola çıkarak; kaybı abartılı duygulardan uzak, sade ve içe dönük bir dille ele alıyor.
Yazarın edebi yolculuğu düşünüldüğünde, özellikle Doğal Roman’daki parçalı yapının, dil oyunlarının ve ironik mesafenin; Zaman Sığınağı’nda ise kolektif hafızaya yönelik geniş zaman kurgusunun, bu romanda bilinçli bir sadeleşmeyle yer değiştirdiği görülüyor diyebiliriz. Gospodinov, geçmişi çok katmanlı bir zihin oyunu olarak değil, kişisel bir sessizlik alanı olarak ele almış Bahçıvan Ve Ölüm’de.
Önceki yapıtlarında tarih, bellek ve kimlik üzerine düşünen, ironik anlatı kuran yazar, bu kez kişisel bir meseleye yöneliyor. Romanın merkezinde, babasının ölümüyle yüzleşen anlatıcı çıkıyor karşımıza. Konu basit görünse de, yazarın asıl ilgisi ölümün kendisinden çok, ölümle birlikte ortaya çıkan sessizlik ve hatırlama biçimleri üzerine.
Anı roman türünde yazılmış bu metin, geniş olay örgülerinden uzak, içe kapanık bir anlatıya sahip. Gospodinov, babasının hastalığı, hastane ve ölüm süreci, ardından gelen boşluğu gözlemlerle aktarmayı seçmiş. Babasının epikriz raporu dahi o güne kadar düşünmediği konuları düşünmeye ve bunları ifade etmek için yeni kelimeleri bulmaya yöneltmiş onu.
Oda, yatak, sigara kokusu, eski bir fotoğraf gibi basit ayrıntılar, romanın duygusal zeminini oluştururken, küçük nesnelerin geçmişle bağ kurmanın araçlarına evrildiğini söylemek mümkün. Her eşya, hem bir hatırayı hem de bir eksikliği temsil ediyor Bahçıvan Ve Ölüm’de.
Romanda bir diğer dikkat çekici unsur yazarın dili ölçülü kullanma biçimi. Cümleler kısa, betimlemeler sınırlı karşımıza çıkıyor. Duygusal yoğunluk, anlatının sessizliği içinde metne taşınıyor diyebiliriz. Gospodinov’un tercihi, ölümü anlatırken dramatik bir yük değil sakin bir tanıklık sunmak. Okur, anlatıcının yasını paylaşmak yerine, onunla birlikte başlıyor düşünmeye.
ZAMANIN KIRILGAN YAPISI
Yazar, ölüm temasını bireysel düzeyde anlatırken aynı zamanda zamansal bir boyut da ekliyor fakat bu yapı doğrusal ilerlemiyor. Anlatıcı bazen çocukluğuna dönüyor, bazen şimdiki zamana. Bu geçişler, ölümün yalnızca bir an değil, bir süreklilik hali olduğunu gösteriyor bize. Geçmiş ve şimdi iç içe geçtikçe roman, zamanın kırılgan yapısını açığa çıkarıyor diyebiliriz:
“Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boş anı yokluğuyla dolduruyor. Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum - tüm bunların gerçekte olup bittiğinden emin olmak için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor ve uyduruyor.”
Romanda zamansal geçişler kadar gündelik hayatın sıradan ayrıntılarını da duygusal derinliğe dönüştürüyor. Bir odayı toplamak, bir eşyayı elden geçirmek, bir deftere bakmak… Tüm bunlar okuru ‘insan ölünce geride neler bırakır?’ sorusuna da taşıyor diyebiliriz. Hayatının uzun yıllarını bahçesinde geçirmiş babanın bahçesi terk edildikten sonra ne olmuştur? Bahçeyle aralarındaki bağ, geçmişe kendi varlığına ya da yokluğuna yöneltilen bir bakışa dönüşüyor: “Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi. Oraya vardığımda yaptığı ilk şey, bahçeyi dolaştırıp göstermek olurdu. Bahçe her seferinde farklıydı. Orada olmayı severdim, özellikle baharda, başımı çiçeklerle dolu erik dallarının arasına gömmeyi, gözlerimi kapatıp arıların zen vızıltısını dinlemeyi. Bazen de babamın zayıf, beline kadar soyunmuş, ameliyat kesiklerinin izleriyle dolu vücudunun nasıl çapa salladığını izlerken bahçeden gizlice nefret ederdim.”
Bahçesi kadar birlikte yaşadığı hayvanları, emek verdiği bitkileri anlatırken kaybın geride kalanlar için nasıl bir şey olduğunu anlamanın ve anlatmanın yolunu arıyor Gospodinov. Babasının ölümünden sonra köpeği Cako ile karşılaştığında, yabancılığın ve dilsizliğin nasıl bir şey olduğu da karşımıza çıkıyor: “Köpeği her şeyini paylaştığı o çok sevdiği köpeği ayaklarıma atlıyor. Şimdi ona ne diyeceğim?”
Bu ayrıntılar, ölümün çevresinde dolanan anlatının parçalarına dönüşüyor roman ilerledikçe. Gospodinov’un kaybı doğrudan anlatmak yerine, kaybın bıraktığı izleri gösterdiğini söyleyebiliriz. Roman boyunca olayların gelişimi değil, duygunun derinleşmesi önem kazanır. Romanın yavaş ilerleyişi de dikkat çeken bir başka unsur. Bu yavaşlığın sabırlı bir tanıklığa davet ettiğini görürüz okuru. Ve bu ilerleyişi bir çeşit yas sürecine benzetmek mümkün.
Kitap, aynı zamanda yazmak ve hatırlamak arasındaki bağı da sorguluyor. Anlatıcı için yazmak, ölümü anlamaya çalışmanın bir yolu. Babasının ardından kalan boşluğu kelimelerle doldurmaya çalışıyor, ama bunun mümkün olmadığını da bilir gibidir yazar. Yazmak, burada tamamlama değil, hatırlama eylemi diyebiliriz.
Tüm bunların yanı sıra romanın dili ölçülü olmasına rağmen, duygusal etkisi güçlü. Gospodinov, okuru doğrudan duygulandırmaya çalışmıyor; duyguyu nesnelerin, sessizliklerin ve kısa cümlelerin arasına yerleştirdiğini söyleyebiliriz. Bu yöntemin, metne yoğun bir gerçeklik kazandırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Romanın sonunda belirgin bir kapanış da yok. Ölümün ardından yaşamın devam ettiği, sessizliğin içinde yeni bir denge kurulduğu hissediliyor demek mümkün. Gospodinov, yasın bir sonu olmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini gösteriyor okura. Bu roman, Gospodinov’un önceki yapıtlarına kıyasla daha az oyunlu, daha doğrudan bir metin. Gospodinov, burada yalnızca bir hikâye anlatmıyor; ölüm karşısında edebiyatın ne işe yaradığını da sorguluyor. Özetle, romanın ölümü bir tema olarak değil, bir deneyim olarak ele aldığını söylemek mümkün.


