Google Play Store
App Store

Havalar hâlâ sıcak... Memleketin gündemi ağır... Oturduğumuz yerde boncuk boncuk terleyip bir yandan da Abdullah Gül'ün alnındaki minik su birikintilerini.....

Havalar hâlâ sıcak... Memleketin gündemi ağır... Oturduğumuz yerde boncuk boncuk terleyip bir yandan da Abdullah Gül'ün alnındaki minik su birikintilerini saymaya çalışıyoruz ki bence zul! Bu dönemde kendisini deniz kenarlarına atanlar çok yaşasın diyelim. Ve fakat iki kulaçlık yüzmenin ardından mideye indirdikleri için sarmaları dolmaları, bilemem nasıl yaşarlar. Yani demem o ki özetle, konumuz pek hafif... Bu yazıda memleket meselelerini bir kenara bırakıp, memleket havasından bahsedeyim dedim.

Güzergâh bildiriyorum: Diyarbakır'dan Maden'e uzanıp, sarp dağlar arasındaki toprak yollardan Bingöl yaylalarına, Lice ve tekrar Diyarbakır'a... Bilen bilir, Diyarbakırlıların "gölü" vardır. Hazar... Yaz başlangıcında -ki burada Ma-yıs'ta başlar- arabalara eşyalar, kap-kacak ve çocuklar yüklenip, Hazar'ın yolu tutulur. Benim gibi bilmeyen, Hazar'da yüzüldüğünü zanneder. Hazar, dağların arasında bir maviş göl, ziyadesiyle erkekleri serinletir. Erkeklerin de yüzmek yerine iki defa suya oturup, titreyerek kenara çekilmeleri ayrıca sinir ayarımı bozar. Kadınlar ağaç gölgelerinde, yanlarında küçük tüp, çay demleyip, gözlerini çocuklarına dikip izlerler.

Maden, Hazar'a varmadan yine dağların ortasında, sac çatılı evleriyle küçük bir ilçe... Vaktiyle Ermenilerin sürüldüğü, öldürüldüğü bir küçük adres. O kadar küçük ki, o denli çok Ermeni nasıl sürüldü, insanın dikkatine takılıyor. İlçenin dört tarafında maden arayanların yıkık dökük binaları... Tepelerde korucu kulübeleri... Bir sarp dağ yolu, heybetli dağların arasına davet ediyor. Araba ıkına ıkına çıkıyor dağları. Yol boyunca üniforması farklı yapılar karşılıyor... Birisinde özel güvenlikçiler, başka birinde korucular, öbüründe askerler... Dağlar hırçınlaştıkça, bu kontrol noktaları şekil değiştiriyor. Azalıyor, bitti sandığın bir dağ başında yeniden pat diye önüne çıkıyorlar. Dağ başlarının serinliği yine bu noktalardaki hareketliliği belirliyor. Gün ortası sıcaktan güçleri yetmiyor yol kontrolü yapmaya. Yıllardır kimsenin girmediği sarp yolların kenarlarında tabiat sürpriz yapıyor sürekli... Kurumuş su yataklarını görüp üzülüyorsun; kafanı sağa çevirdiğinde bir şelale el sallıyor. Bu coğrafyayı dilediğin vakitlerde keşfet! Kulağın silah seslerinde olsun. Sustukları vakit dal... Ki enteresandır, üzerine vaktiyle türküler yakılan bir gölü, bir yaylayı unutup, yeniden keşfetmek. Sonra keşfini başkalarına heyecanla anlatmak...

Dağların tepesinde kaynak suları ve tırlar... Bütün yollar asfaltlanmış. Devletinin seni ne denli sevdiğini düşünürsün, mayınlanmasın diye yollar, bir bir asfaltlamıştır. Devletine sempati beslemeye meylettiğin bir vakitte, yemyeşil Bingöl yaylaları belirir. Yol boyu askeri noktalar... Meşhur Genç-Lice yolunda doğa harikaları sana el sallarken, dağların başındaki askeri noktaların etraflarındaki yanık orman haritaları ilişir gözüne. İşte arkadaşlar ben söylüyorum, yalana kıvırmaya gerek yok, Genç-Lice arasındaki asker ve koruculara ait kontrol noktalarının hemen etrafındaki yanık ormanları ben gördüm! Düşündüm, bu kadar yakınındaki orman niye yanar? Tek sonuca varabildim, o noktalardan görüş alanlarını genişletmek istemiş "güvenlik" güçlerimiz. Burnunun dibine kadar PEKAKALILAR gelmesin diyedir misal! Gözüm görmüşken o yanık ormanı, kontrol noktasındaki cılız rütbelinin pek iyi davranıp "iyi akşamlar hanımefendi" demesinin insanlık ve centilmenlik tarihinde nasıl bir kodu olur? Salla gitsin...

Devamla yol kenarında Bırkley Mağarası... Artık yollarda herkes gaza basmış durumda. Hava kararıyor, çıkmak lazım bu yoldan... Mağaranın nerede olduğunu sorduğumuz köylüler kısa bir yol tarifinin ardından "gitmeyin" diyorlar. "Çünkü askeriyeye çok yakın!" Askeriye bize bir şey mi yapacak peki? Bu sorunun doğrudan yanıtı yok. İhtimaller var. Çatışma olur arada kalırsınız; asker sizi karanlıkta PE-KAKALI zanneder... Son şans. Karanlıkta Bırkley mağarası. Heybetli! Bir kilometre kadar mağaranın içine gitmek lazım. Yemiyoruz tabi...

Söylemesi ayıp, bu geziden bir hafta kadar öne Bodrum'daydım. Orada da yanan ormanları gördüm. Orada da dağlar vardı. Yanan ormanlar herkesin dilindeydi. İç acıtıcı görüntüdeydi. Orada da sarp yollar vardı. Köylüler yol kenarlarında zeytinyağı-incir satıyordu. Yani ağaç her yerde ağaçtı. Ve tabii yumuşak başlayıp yazıya, şu anda sinirlenmiş durumdayım. Diyemiyorum ki "kardeşim, o ağaç da bu ne?" Çok gecikmiş ve geriden bir soru olur. Takılmayın dostlar, ben size bir gezi yazısı yazmaya çalıştım...