Google Play Store
App Store

Meditasyon, yoga, sağlıklı beslenme gibi pratikler feminizmle ilişkilendirilerek, özbakım pratiği bireysel bir kurtuluş yolu olarak görülüyor. Yürürken güvende hissedemediğimiz kentlerde “bu iyi oluş halini” ne kadar muhafaza edebiliriz?

Bireysel iyilik halinin sınırları

Sarya TOPRAK

“Bir kadının kendini sevmesi devrimdir.” Bu cümle birçok kadının kişisel bir dönüşüm geçirirken zihninde dolanıp durmuştur. Kadınların kendini sevmesi, yok sayılsa da kendini var etmesi, dayanışmasının gücünü keşfetmesi belki de günümüzde lise öğrencisi kadınların bile “ben feministim” demesine vesile oldu. Fakat burada tartışılması gereken şu ki “evet kendimizi sevmek, bireysel dönüşüm yaşamak” önemli. Peki ya toplumsal dönüşüm? Son yıllarda Girlboss, Self-Care, Choice Feminism gibi akımlar epey popüler. Girlboos akımı Sophia Amoruso’nun #GIRLBOSS kitabı ile popülerlik kazanmıştı. Akımın ana fikri kadınların bireysel başarılarını öncelleyen fakat sistemi sorgulamayan bir yapıya sahip. Yani bir kadın, bir şirkette üst düzey bir konuma geldiyse başka çalışanların yaşadığı haksızlıklar veya kendisinin yaşadığı mobbing çok da önemli olmaktan çıkar. Burada önemli olan “Kadınlar isterse her şeyi başarır” fikrini güçlendirmekle sınırlı kalabiliyor. Evet bu fikirleri güçlendirmek önemli fakat patriarkayla olan mücadele ne olacak?

NE KADAR MUHAFAZA EDEBİLİRİZ

Bir diğer akım ise  “Feminizm ve Özbakım (Self-Care) Hareketi.” Bu, özellikle 2010’lardan sonra özbakım pratikleriyle iç içe geçen bir popüler akım. Ana fikri ise “kadınların kendisini sevmesi, kendilerine zaman ayırması, duygusal ve fiziksel iyi oluşlarını önemsemesi.” Özellikle “Sen kendini sevmezsen, kimse seni sevmez!” gibi söylemler öne çıkarılıyor. Bu akımın özellikle Instagram, TikTok gibi mecralarda sosyal medya fenomenleri aracılığıyla vurgulandığını görüyoruz. Meditasyon, yoga, sağlıklı beslenme, mindfulness gibi pratikler feminizmle ilişkilendirilerek, özbakım pratiği bireysel bir kurtuluş yolu olarak görülüyor. Evet bunlar bireysel olarak çok iyi hissettiren pratikler olabilir. Fakat sokaklarında yürürken güvende hissedemediğimiz kentlerde “bu iyi oluş halini” ne kadar muhafaza edebiliriz? Ya da kendimizi “pamuklara sarsak” da işte, evde, sokakta maruz bırakıldığımız şiddeti nasıl gözardı edebiliriz? Aynı zamanda öne çıkarılan pratiklerin kapitalizmin “feminizmi” kendine bir pazar olarak kullanma alanı olarak açtığını da unutmamak gerekiyor.

Birçok kişisel bakım markasının reklamlarında “Güç sende, istersen her şeyi yaparsın” gibi söylemler görülüyor. Fakat bu markaların birçoğu arka planda kadın işçilerin emeğini sömürüyor. Bunun en büyük örneklerinden biri 2018’de kadın işçiler hakları için direnişteyken “güçlü kadın” reklamları yapan Flormar. Benzer akımlardan biri de "Lean In.” Bunu ilk öne çıkaran isim Facebook'un eski CEO’su Sheryl Sandberg. Buradaki ana fikir, “Kadınlar iş hayatında daha fazla yer almak istiyorsa, ‘geri çekilmek yerine öne çıkmalı’ (lean in), özgüvenli olmalı, cesaret göstermeli ve erkeklerle eşit rekabet etmeli.” Bu söylemler her ne kadar erkek egemen alanlarda kadınların varlık göstermesi gerektiğini vurgulasa da iş dünyasındaki kadın varlığını sadece “bireysel çabaya” bağlar. Kurumsal ve sistemsel eşitsizlikleri ise gözardı eder.

Feminist ekonomist Nancy Fraser, “Lean In” feminizmini elit kadınları güçlendiren, ancak alt sınıf kadınları gözardı eden bir neoliberal proje olarak eleştirmişti.

∗∗∗

CHOICE FEMINISM (SEÇİM FEMİNİZMİ) NEDİR?

Popüler akımlardan bir diğeri ise “Choice Feminism” (Seçim Feminizmi). Bu akımın ana fikri, “Kadınlar ne yaparsa yapsın, eğer kendi seçimleriyle yapıyorsa, bu feminist bir eylemdir.” Yani bu akım “toplumsal cinsiyet eşitsizliğini” yok sayıp kadınların çalışmamasını bir tercih olarak sunabiliyor. Feminizm fikrinin kolektif bir fikir olduğunu yok sayıp kadınların tüm seçimlerini “feminist” ilan ediyor. Ataerkinin kadınların yaşamlarında bu kadar etken bir güç olduğu dünyada tercih sandığımız şeyler “kendi tercihimiz değil, sistemin tercihi” olabiliyor.