Bize ayrılan sürenin sonuna mı geldik?
Hatta bir keresinde biri şöyle demişti ve ben bunu hep garip bir hüzünle hatırlarım: "Sanki yaşıyormuşum gibi değil, sadece günler geçiyor ve ben seyrediyorum." Bu hissi amaçsızlık ve anlamsızlık duygularına bağlıyorum.

Yasemin Manavbaşı - Dr., Yazar
23 Nisan günü ben de İstanbul’daki pek çok insan gibi ölüm korkusunu yaşadım.
Erenköy’deki dokuz katlı binamızın üçüncü katında, masamda oturmuş çalışıyordum. Önce tarif etmesi zor, "dızzt, bızzzt" benzeri bir ses salonu doldurdu. Öyle bir sesti ki, sanki kulaklarımla değil tüm bedenimle duydum (Muhtemelen depremin, insan işitme eşiğinin altındaki ilk ses dalgasıydı). Ardından sanki tren geçiyormuş gibi camlardan tıkır tıkır tıkır sesler gelmeye başladı, üçüncü olarak da salon ileri geri sallanmaya…
Deprem olduğunu anladığımda kapıya koşmak istedim, ama evden kaçmaya çalışmamam gerektiğini biliyordum. En fazla masadan kalkıp salondaki yeşil berjer koltuğun yanına çömelebilmiştim. Orada, yere topaklanmış otururken ve artık yüksek binamız geniş bir salınıma geçmişken aklımdan aynı anda onlarca düşünce geçmeye başladı. Tüm duyu organlarımla olan biteni anlamaya çalışıyordum: “Ne kadar sürecek bu?” “Binadan çatlama, patlama sesi geliyor mu?” “Acaba durduğum yer doğru mu?” “Kahretsin, keşke deprem ânında yapılması gerekenlere daha çok kulak verseydim.” Ve en temel soru: “Bize ayrılan sürenin sonuna mı geldik?” Şimdilik uzak olduğunu sandığım sonum, böyle mi gelmişti? Hoş ben daha önce de ölüm tehlikesi yaşadım. 2012’de, Arap Baharı’nın patladığı gün, uçağım Mısır’a inmişti. İki gece, üç gün boyunca aç susuz, ölümle burun buruna, ülkeden kaçmaya çalışmıştım. O deneyim, hayatın her an bitebileceğini bana derin bir iz bırakarak öğretmişti. Ama yine de… İnsan, her an hayatın biteceği bilinciyle yaşamıyor değil mi? Salondaki berjerin yanına dönersek; oradayken yukarıdakilere ek olarak kendime bir soru daha sordum: Şu an ölsem içim rahat gider miyim? Belki o Mısır deneyiminin etkisiyle, hayatın değerini bilerek yaşamaya çalıştığımdan, “Eh ya, fena değil.” dedim kendi kendime. İşimle ilgili yapamadığım iki üç şey kaldı ama annem, babam, sevdiklerimden yana bir pişmanlığım yok. “Oh be” dedim “çok da kötü değil yani, ölebilirim…” Saniyeler sonra sallantı kesildi. Ben de komşularla birlikte bahçeye indim.
Belki duymuşsunuzdur; ölmekte olanlara bakım veren bir hastabakıcının anılarını topladığı bir kitap var: Ölmeden Önce Pişman Olduğumuz 5 Şey. Yazar, bu dünyadan göçmeye hazırlanan kişilerin iç muhasebelerine şahit olmuş ve bu deneyimleri bir kitapta toplamış. Kitaba göre, ölmek üzere olanların en büyük pişmanlığı yaptıkları şeyler değil, yapmadıkları şeyler. Yazar bu pişmanlıkları şöyle özetliyor: “Keşke başkalarının benden beklediği hayat yerine, kendime yakışır bir hayat yaşama cesaretine sahip olsaydım.” Bu söz beni derinden etkiliyor. Pişmanlık duymadan yaşamak, yapmak istediklerine cesaret etmek, başkalarının senin yerine yazdığı senaryoları oynamamak… Bunlar önemli meseleler. Geçen ay yaşadığımız deprem gibi olaylar bize durmadan hatırlatıyor: Bir gün gerçekten bize ayrılan sürenin sonuna geleceğiz. Bu gerçeği davranışlarımızı değiştirecek kadar önemsemek ve bu bilinçle yaşamak… Bence bu, kendimize verebileceğimiz en değerli hediye olur. Şu an hayatınıza bakıp da memnun hissetmiyorsanız, yaşadığımız bu sarsıntıyla siz de sarsılınız ve kendinize geliniz o halde. Evet, eğer bu yazıyı okuyorsanız ne âlâ… pişmanlık duymadan yaşamayı öğrenmek için hâlâ vaktiniz var. Kitabı da okumanızı öneririm. "Yasemin, zaten içimizi kararttın" demeyin, aksine: gerek kitap gerekse bu yazı ölümle değil, tam olarak yaşamla ilgili. O halde artık soru şu: "Kendime yakışır, pişman olmayacağım bir hayat nasıl yaşanır?" Cevabınız ne olurdu? Bir eylem planınız var mı? Biliyorum, bu sorunun cevabı öyle kolay bulunmuyor. Çoğu zaman hayatın anlamsız ve boş olduğunu söyleyen insanlara şahit oluyorum. Hatta bir keresinde biri şöyle demişti ve ben bunu hep garip bir hüzünle hatırlarım: "Sanki yaşıyormuşum gibi değil, sadece günler geçiyor ve ben seyrediyorum." Bu hissi amaçsızlık ve anlamsızlık duygularına bağlıyorum. Peki insan bu tatsız duyguların ötesine geçebilir mi? Ölüm ânı geldiğinde bununla nasıl barışık olur? Bunun gerçekten bir yolu var mı? Bence var. Ve bir sonraki yazımda bunun yollarını birlikte araştıralım istiyorum.
Görüşmek üzere..


