Boooom, tak tak, şırrrraak!
1991’in son günleriydi galiba. İsmail Beşikçi dışarıdaydı.
1991’in son günleriydi galiba. İsmail Beşikçi dışarıdaydı. Gerçek ikametgahı haline dönüştürülen cezaevinden kısa süreliğine çıkabildiği zamanlardan biriydi. Bendeniz Demokrat! dergisinin Ankara temsilcisi, Selamai İnce de muhabiriydi.
90’lar Türkiyesi malum… İsmail Beşikci de “aydın” denilince aklımıza gelen ilk isimlerden; bilim insanlığının yüz akı. Namusu bilimin!
Selami’den Beşikçi’yle bir röportaj yapmasını istedim. Sorular düşündük birlikte. Selami’nin yaptığı röportaj derginin Ocak 1992 sayısında yayınlandı. O röportajdan dolayı sorumlu yazı işleri müdürümüz Ümit Erdoğdu, Selami ve Beşikçi ceza aldılar.
Erdoğdu’nun cezası ertelendi galiba. Selami, hapisliğin hiç de yaramayacağı sağlık koşullarıyla boğuşuyordu, soluğu Almanya’da aldı. Asıl adresi haline getirilen cezaevinin demir kapısı çoktan kapanmıştı, “şırrrraak” diye Beşikçi’nin üstüne. O ceza da, cezalarına eklendi.
Devlet konuşmasından hoşlanmadığı ne çok şairin, yazarın, gazetecinin, bilim insanının üstüne “şırrrraak” diye kapattı cezaevi kapılarını.
Şırrrraak, şırrrraak, şırrrraak… Düşünmeyi bırak, konuşmayı bırak!
Ne düşünmeyi bıraktı sosyolojinin “Sarı Hoca”sı Beşikçi, ne de yazmayı, konuşmayı. O şırrrraak sesini defalarca duydu; her türlü baskıyı ve zulmü tattığı ama asla boyun eğmedi yaşamı boyunca. Aydın nitelemesini, bilim insanı diye anılmayı en çok hak edenlerden oldu.
Şimdi, yine ve yeniden “mahkum oldu”. O sayısını unuttu şırrrraak diye üzerine kapatılan kapıların, ama şırrrraak sesinin düşünüp konuşanları engellemediği öğrenilemedi hala.
O öğrenilemediğinden işte, daha dün şırrrraak diye kapandı kapılar gazetecilerin ardından.
Ne çok “boooom” sesi duyuldu bu ülkede! Düşünmesin, konuşmasın, yazmasın diye “boooom” seslerine kurban edildi insanlarımız.
Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Yasemin Cebenoyan, Ahmet Taner Kışlalı… O meşum “boooom” sesiyle sesleri ve sözleri boğulmak istenenlerden ilk anımsadıklarım. Belki paramparça edildi vücutları, ancak ne sesleri boğulabildi, ne de sözleri. “Boooom”layıp duranlar, bombalarının düşünceyi yok edemeyeceğini öğrenemedilerse de, tarih boyunca bütün bombalamalar karşısında galip çıkan düşünce oldu.
“Şırrrraak” gibi, “boooom” gibi, “tak tak” da çaresiz kaldı düşünce karşısında.
O “tak tak” sesleri ki Dr. Necdet Güçlü’yü düşürmüştü toprağa 1970’de. Orhan Yavuz, Bedri Karafakioğlu, Bedrettin Cömert, Doğan Öz, Necdet Bulut, Cevat Yurdakul, Cavit Orhan Tütengil, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Musa Anter… Ve daha nice düşünen, konuşan, yazan evlatları bu ülkenin “tak tak” sesleriyle susturulmak istendiler.
Hala “boooom”, “tak tak”, “şırrrraak” sesleri geliyorsa oradan buradan, düşünen ve konuşup yazanlar karşısında bir türlü galip gelemediklerindendir.
İtiraf etmek ve utanmak gerek; her boooom, tak ve şırrraak sesinde aynı tepkiyi veremedik biz. Biz; düşünmenin, konuşmanın ve yazmanın erdemine, önemine inananlar bu seslerin her birine karşı aynı şekilde omuz omuza veremedik. Meramımız eşit ve özgür vatandaşlar olarak bir arada yaşamaksa eğer, yapabilmeliydik!
Şimdi de, Mehmet Metiner’e, Şivan Perwer’e, Muhsin Kızılkaya’ya susun diyorlar. Susun, yoksa “tak”!
Oysa, hiçbir boooom, hiçbir şırrraak, hiçbir tak yok edemedi düşünceyi.
Bu sesler, onlara karşı bir arada durma irademizi yok etmemeli asıl. Biz, hepimiz, önce kendi mahallelerimizden gelen bu türden seslere karşı çıkmazsak aynı şiddetle, olan yine bize olacak. En geniş özerklikleri alsak da, demokratik olmayacak o özerkliklerimiz!
Metiner; bir gazeteci-yazar. Bir güzel ses Şivan. Bir güzel söz ustası Muhsin, hem de Kürt dilinin. Ellerinde düşüncelerinden, seslerinden ve sözlerinden başka bir şey yok. “Boooom”, “tak tak”, “şırrrraak” diye çıktığınızda karşılarına, zaten kaybetmiş, yenilmişsiniz demektir.
Birlikte karşı çıkamazsak bütün “boooom”lara, “tak tak”lara, “şırrrraak”lara, biz de bitmişiz demektir!
90’lar Türkiyesi malum… İsmail Beşikci de “aydın” denilince aklımıza gelen ilk isimlerden; bilim insanlığının yüz akı. Namusu bilimin!
Selami’den Beşikçi’yle bir röportaj yapmasını istedim. Sorular düşündük birlikte. Selami’nin yaptığı röportaj derginin Ocak 1992 sayısında yayınlandı. O röportajdan dolayı sorumlu yazı işleri müdürümüz Ümit Erdoğdu, Selami ve Beşikçi ceza aldılar.
Erdoğdu’nun cezası ertelendi galiba. Selami, hapisliğin hiç de yaramayacağı sağlık koşullarıyla boğuşuyordu, soluğu Almanya’da aldı. Asıl adresi haline getirilen cezaevinin demir kapısı çoktan kapanmıştı, “şırrrraak” diye Beşikçi’nin üstüne. O ceza da, cezalarına eklendi.
Devlet konuşmasından hoşlanmadığı ne çok şairin, yazarın, gazetecinin, bilim insanının üstüne “şırrrraak” diye kapattı cezaevi kapılarını.
Şırrrraak, şırrrraak, şırrrraak… Düşünmeyi bırak, konuşmayı bırak!
Ne düşünmeyi bıraktı sosyolojinin “Sarı Hoca”sı Beşikçi, ne de yazmayı, konuşmayı. O şırrrraak sesini defalarca duydu; her türlü baskıyı ve zulmü tattığı ama asla boyun eğmedi yaşamı boyunca. Aydın nitelemesini, bilim insanı diye anılmayı en çok hak edenlerden oldu.
Şimdi, yine ve yeniden “mahkum oldu”. O sayısını unuttu şırrrraak diye üzerine kapatılan kapıların, ama şırrrraak sesinin düşünüp konuşanları engellemediği öğrenilemedi hala.
O öğrenilemediğinden işte, daha dün şırrrraak diye kapandı kapılar gazetecilerin ardından.
Ne çok “boooom” sesi duyuldu bu ülkede! Düşünmesin, konuşmasın, yazmasın diye “boooom” seslerine kurban edildi insanlarımız.
Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Yasemin Cebenoyan, Ahmet Taner Kışlalı… O meşum “boooom” sesiyle sesleri ve sözleri boğulmak istenenlerden ilk anımsadıklarım. Belki paramparça edildi vücutları, ancak ne sesleri boğulabildi, ne de sözleri. “Boooom”layıp duranlar, bombalarının düşünceyi yok edemeyeceğini öğrenemedilerse de, tarih boyunca bütün bombalamalar karşısında galip çıkan düşünce oldu.
“Şırrrraak” gibi, “boooom” gibi, “tak tak” da çaresiz kaldı düşünce karşısında.
O “tak tak” sesleri ki Dr. Necdet Güçlü’yü düşürmüştü toprağa 1970’de. Orhan Yavuz, Bedri Karafakioğlu, Bedrettin Cömert, Doğan Öz, Necdet Bulut, Cevat Yurdakul, Cavit Orhan Tütengil, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Musa Anter… Ve daha nice düşünen, konuşan, yazan evlatları bu ülkenin “tak tak” sesleriyle susturulmak istendiler.
Hala “boooom”, “tak tak”, “şırrrraak” sesleri geliyorsa oradan buradan, düşünen ve konuşup yazanlar karşısında bir türlü galip gelemediklerindendir.
İtiraf etmek ve utanmak gerek; her boooom, tak ve şırrraak sesinde aynı tepkiyi veremedik biz. Biz; düşünmenin, konuşmanın ve yazmanın erdemine, önemine inananlar bu seslerin her birine karşı aynı şekilde omuz omuza veremedik. Meramımız eşit ve özgür vatandaşlar olarak bir arada yaşamaksa eğer, yapabilmeliydik!
Şimdi de, Mehmet Metiner’e, Şivan Perwer’e, Muhsin Kızılkaya’ya susun diyorlar. Susun, yoksa “tak”!
Oysa, hiçbir boooom, hiçbir şırrraak, hiçbir tak yok edemedi düşünceyi.
Bu sesler, onlara karşı bir arada durma irademizi yok etmemeli asıl. Biz, hepimiz, önce kendi mahallelerimizden gelen bu türden seslere karşı çıkmazsak aynı şiddetle, olan yine bize olacak. En geniş özerklikleri alsak da, demokratik olmayacak o özerkliklerimiz!
Metiner; bir gazeteci-yazar. Bir güzel ses Şivan. Bir güzel söz ustası Muhsin, hem de Kürt dilinin. Ellerinde düşüncelerinden, seslerinden ve sözlerinden başka bir şey yok. “Boooom”, “tak tak”, “şırrrraak” diye çıktığınızda karşılarına, zaten kaybetmiş, yenilmişsiniz demektir.
Birlikte karşı çıkamazsak bütün “boooom”lara, “tak tak”lara, “şırrrraak”lara, biz de bitmişiz demektir!


