Google Play Store
App Store

Henüz bir ay bile olmadı Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez ne demişti?
"Anayasa Mahkememiz bir ihlal kararı verdiği zaman tüm kurumların, tüm yargı organlarının hepimizin buna uyması ve gereğini yerine getirmesi gerekir." Evet, aynen böyle dedi.

Ama geçtiğimiz perşembe günü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Gezi Parkı davası tutsağı şehir plancısı Tayfun Kahraman hakkında verilen yeniden yargılama kararına uymadı. AYM’nin kararını tanımadı. “Yetki gaspı var” dedi. İnfazı durdurmadı. Tahliye etmedi. Yeniden yargılama başlatmadı. Kısacası, ülkemizin en yüksek mahkemesi yok sayıldı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2’nci maddesi Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu düzenler. Anayasa’nın 9’uncu maddesi yargı yetkisinin bağımsız mahkemelere ait olduğunu düzenler. Bu bağımsızlık, mahkemelerin kararlarını Anayasa’ya göre vermek zorunda olmalarını öngören 138’inci maddeyle tamamlanır: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.”

Anayasa madde 153 der ki: “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir. Yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

***

Bu cümle, tartışmayı bitiren cümledir. Ayrıca Ceza Muhakemesi Yasası madde 311 der ki: “Hak ihlali tespit edilirse yargılama yenilenir.’” Bu bir tercih değildir. Bu bir yükümlülüktür. AİHS madde 6 ise adil yargılanma hakkını garanti eder. Bu madde uluslararası hukukun parçası olduğu için Anayasa’nın 90. maddesi gereği iç hukukta bağlayıcıdır.

***

Dolayısıyla İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin AYM kararını uygulamaması,
Anayasa’ya aykırıdır. Ceza Muhakemesi Yasası’na aykırıdır. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne aykırıdır. Ve Türk Ceza Yasası’nın 257’nci maddesi uyarınca kamu görevinin kötüye kullanılması suçunu oluşturur.

Bu kararı uygulamayan yargıçlar hakkında soruşturma açmak ise, 6087 sayılı HSK Yasası uyarınca HSK’nin görevidir. Ama bu soruşturma gelecek mi? Gelmediğini ve gelmeyeceğini biliyoruz. Türkiye’nin fiili uygulamalarının bir hukuk devleti ölçütleriyle bağdaşmadığını da hepimiz biliyoruz fakat bu maddeleri her defasında hatırlatmak zorundayız. Çünkü hakların adı metinlerde duruyor, güvencesi ise mücadelede.

31 Temmuz’dan beri küçük Vera, her sabah “Babam yakında eve dönecek” umuduyla uyanıyordu. Çocuğun umudunu kırdınız, gülüşünü soldurdunuz, adalete olan inancını kırdınız. Tayfun Kahraman’ın eşi Meriç Demir Kahraman şöyle diyor:

“Biz kimseye kötülük etmedik. Şimdi bize bunları neden yaşatıyorlar anlamıyorum.” Sahi, ne zamandan beri bu kadar zalim oldunuz? Ne zamandan beri hukuku, vicdanı, insanlığı kaybettiniz? Bugün yaşanan sadece bir Tayfun’a, Meriç’e, Vera’ya yapılan zulüm değil. Bugün yaşanan yalnızca Tayfun Kahraman’ın değil, hepimizin hukuk güvenliğinin yok edilmesidir.

Anayasa Mahkemesi kararının tanınmadığı bir ülkede hiçbir yurttaşın hakkı güvence altında değildir. Bu bir yargı krizi değil, bir rejim çöküşüdür. Bu; devletin, bizzat kendi Anayasa’sını reddetmesidir. Anayasa hukuku, ülkemizdeki en üst hukuktur. Yorum yetkisi ise AYM’nindir. Onun kararlarına uymamak hukuk yok demektir.

Çok açık ki, demokratik hukuk devleti ile zorbalık arasındaki çizgi silinmiştir. Biz susmayacağız. Çünkü susmak bu zulmün ortağı olmaktır. Oysa bu ülkede hukukun nefesini korumak, hepimizin birbirine borcudur. Ve biz bu borcu ödeyeceğiz.

Çünkü korkunun hüküm sürdüğü yerde bile sözün, dayanışmanın ve adalet arayışının hâlâ bir karşılığı vardır. Biliyoruz: Bir ülke, insanların birbirine “Ben buradayım, yanındayım” deyişinde yeniden kurulur.

İşte tam da bu yüzden, zulmün her kapıyı çaldığı bu zamanda, biz birbirimize omuz vereceğiz.  Onlar karanlığı büyüttükçe, biz ışığı paylaşacağız. 
Onlar susturdukça, biz çoğalacağız. Ve sonunda, tarih yine, yeniden direnenlerin yanından yazılacak.