Bu kemikler kimin?!
Zombilerin istila ettiği bir dünyanın hikâyesi olarak başlayan 28 Gün Sonra serisinin son filmi olan 28 Years Later: The Bone Temple/28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı, açık ve gizli ideolojik söylemleriyle 2026’nın şimdilik en ilginç yapımı olarak gösterime girdi.
Zombilerin nasıl öldürülmesi ve onlardan nasıl kaçılması gerektiğine değil, ateist ve hümanist bir doktorla -tam bir ‘sınır tanımayan doktor’- satanist faşistlerin mücadelesine odaklanan bu filmde, zombilerin çılgınlar gibi insan eti peşinde koştuğu ya da son anda ortaya çıkan tam donanımlı askerlerin otomatik silahlarla zombileri katlettiği sahneler yok; hümanistlerle anti-hümanistlerin, akıl ile kör inançların mücadelesi var.
∗∗∗
Filmin başlangıcında, satanist ve faşist bir çeteyle tanışıyoruz. Kendini şeytanın oğlu ve veliahtı olarak gören, bazen kafasındaki sesler aracılığıyla ‘baba’sından emirler alan Lord Jimmy, zombi istilasıyla barbarlık batağına dönen korkunç dünyada, kimsesiz ve dengesiz ergenlerden oluşturduğu faşist bir dehşet tarikatına liderlik yapmaktadır. Mutlak itaat ve lider kültü üstüne kurulu tarikat/çetenin tüm üyeleri ‘Jimmy’ olarak adlandırılmakta -tıpkı ‘Hitlerjugend’ gibi-, hepsi sarı peruklar takarak aynı gen ailesinin üyeleriymiş gibi davranmaktadır.
Bu tarikatın hedefi zombiler değil, hayatta kalmaya çalışan normal insanlardır. Jimmyler, yakaladıkları insanları bağlayıp canlı canlı derilerini yüzer, iç organlarını sökerler.
Öbür taraftaysa, ölülerin kemiklerinden yaptığı ürkütücü kemik tapınağıyla Doktor Kelson vardır. Doktor Kelson, zombi virüsünün sarıp sarmaladığı insan özünü yeniden ortaya çıkarmanın peşindedir. Bunun için, yakın ormanlarda yaşayan bir zombi sürüsünün alfa erkeğini denek olarak kullanır. Uzun saçlarından dolayı Kelson’ın Samson adını verdiği bu devasa zombinin, tek eliyle bir insanın kafasını koparabilecek kadar vahşi bir yaratıkken, doktorun verdiği narkotik ilaçlar sayesinde, dalından böğürtlen koparıp elini de temizleme ihtiyacı hisseden bir insana dönüşmesini, tekrar insanlaşmasını takip ederiz.
Sonra, taptıkları varlığı mutlu etmek için masumların kanını döken tarikat ile virüsü yok etmeye çalışan Doktor Kelson karşı karşıya gelir. Jimmyler, ‘kemik tapınağı’nın ürkütücülüğü içinde bir iblisi andıran Kelson’ı Lord Jimmy’nin babası -şeytan- zannederler. Ateist doktor, dinci faşisti kendi silahıyla vurur: “Madem sen benim tek oğlumsun, İsa nasıl babası için kurban edildiyse, sen de benim için kendini feda et. Bu çocuklar seni çarmıha gersin!”
∗∗∗
Zombi öykülerinin özellikle Avrupa kökenli yönetmenlerin elinde ‘kapitalizm alegorileri’ olarak sunulduğunu daha önce defalarca yazdım. Zombilik, tüketim kültürünün ve ur-faşizan kitle politikalarının başat metaforudur.
Ama bu sefer, Kemik Tapınağı’nda neredeyse “Ya sosyalizm ya barbarlık!” sloganını andıran bir yol ayrımıyla karşılaşıyoruz. Samson’un sömürülen bilinçsiz kitleleri, Doktor Kelson’ın rasyonel aklı, bilimi, eşitlik ve hümanizmi temsil ettiği filmde, sarı peruklu Jimmyler neo-liberalizm ve ‘hakikat-sonrası’ dönemin söylemlerine, TrumpRTEPutingillerin insanlık düşmanı politikalarına denk düşüyor.
Bu saptamalar ‘aşırı yorum’ olarak değerlendirilmesin diye, Kemik Tapınağı’nın finalini de alıntılamam gerekiyor -çok detay vermeyeceğim, sadece bir diyalog.
Finaldeki ‘sürpriz’ sahnede, bir baba ile kızının ders çalıştığını görürüz. 1. ve 2. Dünya Savaşlarını konuşmaktadırlar. Kız, öğrendiği bir sözü paylaşır: “Tarihi unutanlar, onu tekrar etmeye mahkûmdur.”
Baba bazı düşüncelerin, özellikle faşizm, milliyetçilik ve popülizmin unutularak tarihe gömülmesi gerektiğini söyler.
Sonra kız, şu ilginç soruyu sorar: “Bunun Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki finansal manzarayla ilgisi ne?”
Baba lafı değiştirerek bu soruyu yanıtsız bırakır.
Kızın bilmediğini biz biliriz: Bu ve benzer sorular için olası bazı yanıtlar, belki de bir zombi filminin sosyal izdüşümlerinde gizlidir.


