Türkiye’nin 1. partisi CHP geçen hafta sonu İstanbul’da Büyük Eğitim Mitingi düzenledi. Bu hafta sonu da Ankara’da Büyük Emekli Mitingi var. Başlıktaki soruyu “CHP’nin Büyük Eğitim Mitingi büyük müydü?” diye sormadım, çünkü derdim CHP’ye ilişkin bir ima değil. Soru da cevap da hepimizle ilgili!

Mitingde kürsüye çıkan Özgür Özel, “Şimdi Emniyetimizle konuştum, şu anda bu meydanda şu kadar kişi var” gibi bir cümle kurmadığından, Saraçhane’deki kalabalığının düzenleyiciler penceresinden görülen sayısına dair bir şey bilmiyoruz. Temsil ettikleri kitlenin milyonlarca olduğu biliyoruz ama…

Öğretmenler, atanmayanlar, mülakat mağdurları, müfredata itiraz edenler, laiklik ve cumhuriyet değerleri konusunda endişeli olanlar… Yalnızca atanmayan öğretmen sayısı 1 milyon. Üstelik Eğitim-İş ve Eğitim-Sen gibi sendikaların, CHP Genel Başkanı, milletvekilleri ve İBB Başkanı İmamoğlu’nun katıldığı bir miting!

Başlıktaki büyüklük konusu göreceli tabii; Türkiye’nin 1. partisi düzenlediğinde bir başkadır “büyük”, 1000 üyeli bir parti düzenlediğinde başka…

Buraya bir soru daha bırakıp devam edeyim: Mitingi Türkiye’nin 2. partisi düzenlese, taşıma maşıma, meydanda kaç kişi olurdu?  

Mitingde dillendirilen konuları sosyal medya gruplarında ne kadar çok insanın konuşup isyan ettiğini bir düşünün! Ve yine şunu sorun, laiklik ve cumhuriyet değerleri gibi konularda sanal ortamlarda “Memleket elden gidiyor” diye feryat edenlerin, başka illeri geçtim, İstanbul’da olanlarından kaçı Saraçhane’deydi?

Sorunun bir hepimizi, bir de CHP’yi ilgilendiren boyutu var.

İnsanları uzun süredir meydanlardan ve sokaklardan uzak tutmuşsanız, bunu yapabilme beceriniz de körelir, kapasiteniz düşer!

Eylem ve eylemek, onun bir biçimi olarak sokaklarda ve meydanlarda olmak da öğrenilen, becerisi geliştirilen bir şeydir. Eylem, hedeflediği sonuçlar açısından o anda bir şey değiştirmese bile katıp eyleyenleri değiştirir. Birbiriyle yan yana duran insanların özgüven duygusunu, umudu büyütür. Eyledikçe daha iyi eyleyiciler olursunuz!

Tıpkı söyledikçe daha iyi söyleyiciler olduğumuz gibi! Sanal ortamın yankı odalarında yalnızca birbirine söyleyenler olarak, sadece söylenmeyi öğrenip içselleştirdik ve o odalardan çıkamadan “söylenenler” haline geldik.

Bunları, Özel’in “Verilen sözleri tutmadılar. Bundan sonra sokaklar, meydanlar bizimdir” sözlerini önemseyerek ve bu hafta sonu Ankara’da çok daha “büyük” olmayı dileyerek yazıyorum.    

“Cuando despertó, el dinosaurio todavía estaba allí.”

Honduras doğumlu Guatemalalı Yazar Agusto Monterroso’nun İspanyolca orijinali 7 sözcükten oluşan öyküsü edebiyat tarihinin en kısa ve “en rahatsız” edici öyküsü sayılır. Türkçesi daha da kısa, 4 sözcük: “Uyandığında, dinazor hâlâ oradaydı.”

Latin Amerikan edebiyatı uzmanlarının; “Mükemmel bir öykü. Yenilmez ikna gücü, dikkat çekici özlülük, kusursuz drama, renk, çağrışım ve netlik. Gerçek bir minimalist anlatı mücevheri. ‘Dinozor’ basitliğiyle bu kadar karmaşık hale gelen ilginç bir yazı parçası. Monterroso bu metni belirsizlik içinde bırakıyor ve okuyucuya burada eş-yaratıcı olma fırsatı sunuyor” diye değerlendirdiği öykü çok sayıda doktora tezine konu olmuş.

Okurken eş-yaratıcı/eş-yazar da olduğunuz öyküye çok farklı bağlamlarda, zamanlarda ve mekanlarda farklı anlamlar yüklüyorsunuz. Misal, Meksikalılar için “dinazor70 yıldır iktidardaki partidir!

Demem o ki, meydanlarda ve sokaklarda hakkımızı aramayı öğrenemez, büyük mitingleri gerçekten büyük yapamazsak, dünyanın en kısa öyküsünü Türkçe yazarız: “Uyandığımda, dinazor hâlâ oradaydı!”