Google Play Store
App Store

BirGün pazar ekine en son yazdığımda kendini nimetten sayan her fani yazar gibi izin istemiş, bitirmem gereken bir iki iş var, roman yazıyorum, şiirler de dürtüp duruyor, sen dergici değilsin, kitapçısın, öyleyse şu “Suskun Sustalı”yı bitir, “Gecenin Karanlığında” adlı romanını da yayıncıya teslim et, sonra dönersin yeniden gazetene, başka nereye döneceksin, demiş idim. İşte döndüm. Arada sırada karşınıza çıkarsam sıkılmazsınız diye umuyorum.

Ben yokken, daha doğrusu marifetmiş gibi kendimi kapatıp kapıyı pencereyi iyice rüzgara, ayaza karşı sıkıladığım zamanlarda neler olmuş eli yüzü düzgün bir özet alayım diye bir iki sözüne güvenilir, olup biteni abartmayan, küçümsemeyen tanıdığa başvurma gafletinde bulundum.

“Bir dokun bin ah işit” demişler, bin ne demek binlerce ah ile yıkıldım. Neyse kendime geldikten sonra arkadaşların yazdıklarını büyük bir dikkatle okudum. Nereden başlamalı diye kara kara düşünürken, sokağın köşesinde her zamanki yerinde mukim simitçi “benden başla abi” diye önüme çıkıp, yol gösterdi. “Satışlar düştü insanlar simit bile yiyemez haldeler” diye bilmiş bilmiş konuşunca, izin isteyip halkın nabzını daha iyi ölçmek için mahalle kahvesine girdim. Kesif bir sigara dumanı altında, okeycilerin şakırtısı bıraktığım gibiydi. Fark şurada ki, kahvenin müdavimleri taşları gürültüyle karıştırıp tahtalarına yerleştiriyor, fakat zinhar bir kelime bile çıkmıyordu ağızlarından. Gevezelerin şahı diye namı almış yürümüş Rüstem ustadan bile ses çıkmayınca bir gariplik olduğunu sezdim. Niye konuşmuyor bu insanlar ne oldu bunlara diye çaycı Necati’ye seslendim. O da parmağını ağzının üstüne yerleştirip sus işareti yaptı. Dışarıya gel anlatacağım diye yorumlanabilecek bir hareketle kapıyı gösterdi. Çıktım ben de ne yapayım. Halktaki bu derin sessizliği anlamaya çalışırken neyse ki büyük bir kalabalık caddeyi dolduruverdi. Ellerinde pankartlarla bağıra çağıra yürüyen genç insanların önüne eli silahlı başı külahlı birileri çıktı. Güvenlik kuvvetlerinin de “aman kimsenin başına bir iş gelmesin” diye araya girmesiyle caddenin öbür ucundan da iki toma anında gençlerin üstüne bu kurak zamanda su sıkmaya başlayınca, ben de yaşıma başıma bakmayıp kendimi yitirmişim, payıma düşen suyla bir güzel ıslandım.

***

İşte şimdi oldu, değişen bir şey yokmuş, pek bir şey olmamış ben buralarda yokken. Kalabalığın taşıdığı pankartlarda Silivri’de, Kandıra’da, Bakırköy’de, Edirne’de “elbet bir gün gelir biz de çıkarız, özgürlüğün sıkıntılı havasını içimize çekeriz” diyenlerin fotoğrafları vardı. İsimlerini bildiğim ama hiç karşılaşmadığım muhterem siyasi tutukluların, belediye başkanlarının, bürokratlarının, gazetecilerin içinde yakından tanıdığım, milletvekili olduğu halde vekilliği engellenmiş Can Atalay’ın fotoğrafını da gördüm ki onu yakından tanıyor olmamın özel bir anlamı, hayatıma değmişliği vardır. Can, bir zamanlar savcılıkta ifade verirken yanı başımda duran avukatımdı. Özledim kendisini. İçerinin havasını iyi bildiğimden onun da orada özgür kalabilmenin sırrını bilenlerden olduğunu, o nedenle dışarının havasını derin bir nefes alarak çıktığında, nerede kalmıştık demeyeceğinden, “kaldığımız yer değil geldiğimiz yerdir önemli olan” diyeceğinden, böylece daha özgür olacağından da eminim. Bu uzatılmış cümlelerin sırası mı, kısa yaz, uzunu kimse okumaz diyenlere de, içeride cümleler hep uzun olur, mümkünse noktayı virgülü kaldırmak daha iyidir, esareti kısaltır, özgürlüğü uzatır diyeceğim. İçeride susmak iyi değildir, kendi kendine de olsa uzun cümlelerle konuşmak, yalnız değilseniz uzun bir cümleden sonra koğuş ortağının uzun cümlesini dinlemenin tadı, zevki başkadır; o nedenle avukatların da avukat görüşlerinde “tamam içerde sıkılıyor o nedenle susmuyor, özgürlüğün resmini çiziyor” diye sohbete uzun cümlelerle katıldıkları vakıadır.

Her neyse, kısacası tutuklunun özgürlüğünü elinden almak o boyun eğmedikçe mümkün değildir. O nedenle de siyasi nedenlerle kapatılmış aydın kişilerin sanki dışardaymış gibi konuşup yazmaları, hayatın içinden bir türlü çıkartılamamaları can sıkıcıdır. “Tutukluysan tutukluluğunu bil, burası tutukevi sen de tutuklusun” denilmesi, koğuşu, camlı telefonlu küçücük görüş mekanlarını, on dakikayla sınırlı, cümlenin ortasında çıt diye kesiliveren telefon görüşmelerini, uzun koridorları gözünüze sokmaları pek işe yaramaz. Tutuklu özgürdür ve hep dışarıya meraklıdır.

***

Aslında yalnız tutuklu aydın kişilerin değil, gözünü bilimsel gelişmeye dikmiş insanın, hayatı anlamlandırmak için atomun derinliklerini ve evrenin sonsuzluğunu aynı anda merak ediyor olmasının anlamı büyüktür. Bir yandan atom altı dünyayı gözle, en yetkin mikroskoplarla görmeyi yeterli bulmaması, yerin altında kazdıkları uzun mekanlarda Higgs Bozonu avına çıkmaları, evrenin derinliklerinde bilmem kaç ışık yılı uzaklardaki zaman içinde var olup olmadıklarını bilemedikleri, enerjiye dönüşmüş uzay-zaman varlıklarını gittikçe güçlenen Hubble, James Webb ve daha kim bilir niceleriyle yakalamaya, görmeye, göstermeye, sırlarını keşfetmeye çabalamaları da böyle bir şeydir. İşte insan hapsedilemiyor, bir yandan uzayın derinliklerine uzanırken bir yandan da atom altının derinliklerinde kaybolmadan hiç bitmeyecek çok boyutlu bir zaman tünelinde uçup gidiyor. Teşbihte hata aranmaz, benzetmenin kusuruna bakılmaz diyelim; kendi maceramızı da bir yanıyla uzay teleskoplarına, bir yanıyla da küçüldükçe büyüyen atom altı dünyalara benzetmenin ne mahzuru var. Tam tersine içerdeki insan da öyledir; bir yanıyla evrenin sonsuzluğunu, bir yanıyla da küçük hücrenin büyüklüğünü eşleştirir. Biz Emre’yle, Hakan’la bitmez tükenmez tartışmaların içinde ne kadar özgür hissederdik uzun bitimsiz cümlelerle anlatırken kendimizi.

***

Dünya sanıldığından daha küçük görünüyor; James Webb’in gönderdiği en son fotoğraflar bizi bize gösterince kimileri hayıflandı, “bu kadar küçük müymüş bizim dünyamız” diye işin aslını hayal edemedikleri için bu küçük dünyada “biz ne kadar da büyükmüşüz” diye böbürlenmeye başladılar. Onlara  sık sık “aynaya bak! aynaya bak!” diye seslenmemizin nedeni budur. O sonsuz, uçsuz bucaksız evren içinde dünyamız gerçekten de pek küçük görünebilir, çünkü onu küçülten pek çok neden var; insanların birbirlerini öldürmeleri, ezmeleri, çalışanları üretenleri sömürerek kendilerini sözüm ona büyütecek sistemler oluşturmaları evvel eski dünyanın küçüklüğünün sebebidir. Gerçekte insan, savaşları, ölümleri, kırımları, cinayetleri yok etmek için çabaladıkça dünyanın evren içinde pek de küçük olmadığını olmayabileceğini öğrenir. Öğrenmenin de yeri yurdu yoktur; bilim dediğimiz hep kuşkuyla kendini zenginleştiren tuhaf varoluş tarzının, insanı büyüten, geriliği, hurafeyi eninde sonunda yenecek olmanın verdiği güvenle geliştiğini bilmeyen mi var. İşte o nedenle uzayda küçük mavi bir nokta gibi görünen dünyamız da göründüğü kadar küçük değildir. Uzaklara gittikçe büyür bizim dünyamız. İnsanın kendini ve eylemini anlamak araştırmak için sık sık başvurduğu kelam, ayrıntıya takılma, büyük resme bak sözü bu nedenle insanı yanıltabilir. En iyisi bütünün parça ile karşılıklı ilişkisinden yola çıkmak, bütünün parçayı içerdiğini parçada bütünün geleceğinin içkin olduğunu, bütünün kendini parça ile değiştirip zenginleştirdiğini kavramaya çalışmaktır.

Tamam bu kadar gevezelik yeter. Yalnız cümleler değil, bu sahalara dönme yazısı da uzadıkça uzadı. Başlığa dönelim; büyük resme bakmak istiyorsanız, ayrıntıyı ihmal etmeyin. Parçanın bütünle ilişkisini es geçmeyin.

Ve zinhar içerdekileri unutmayın...