“Çağın operasyonu” Hayata Dönüş
Adına ‘Hayata Dönüş’ denip 32 kişinin öldürüldüğü operasyonun üzerinden çeyrek asır geçti. Memleket ve dünya bir kez daha büyük bir dönüşümün eşiğinde ve yine ilk hedef hapishaneler.

Bir dönemi kapatıp yenisini açan köşetaşı olaylar vardır. Hayata Dönüş Operasyonu bunlardan biri.
Tarihin birçok dinamiğinin değiştiği, yeni bir paradigmanın kurulduğu o yıllarda, ilk hedef aynıydı: Hapishaneler. Dönüşüm oradan başlayacaktı. 19 Aralık 2000’de memleketin katliamlar tarihine yeni bir gün eklenirken, planlandığı üzere birçok şey değişti, birçok şey bir daha eskisi gibi olmadı.
SİYASİ MAHPUS
Memlekette ve dünyada “siyasi mahpusların” nasıl “terör suçlusuna” dönüştüğü başka bir yazının konusu olsa da söylemdeki ve mevzuattaki bu “düzenleme” tüm toplumun zihniyetinde bir dönüşüme neden oldu. Saygı uyandıran “siyasi” ifadesi terör kavramıyla yer değişirken düşüncesi suç sayılanlar canavarlaştırıldı. 2000 yılına geldiğimizde mevzubahis propagandanın amacı çoktan hasıl olmuştu.
Katliamın müdahil avukatlarından Avukat Güçlü Sevimli’nin, son davanın son duruşmasındaki beyanından: “Siyasi mahpus düşünceleri nedeniyle cezaevlerindedir. Cezaevlerinde siyasi mahpusların okuyabilmeleri ve düşünceleri doğrultusunda yaşayabilmeleri gereklidir. Bu, en azından doğal hukuk doktrini gereği ve onların insan olmaları gereğidir. Devlet erki ‘siyasi tutukluluk’ kavramını tanımalı ve uygulamalarını da buna göre şekillendirmelidir. Evrensel hukuk da buna işaret eder. Ancak ülkemiz açısından konu itibarıyla durum bunun çok dışındadır. Devlet, bırakın siyasi tutukluluk gerçeğini kabul etmeyi, siyasi tutukluları yıllarca tedavi edilmesi gereken hastalar olarak görmüştür. 12 Eylül sürecinde komünizmin bir ‘hastalık’ olduğu ve cezaevlerinde kalan siyasi tutukluların da hasta olduğu tespiti yapılmıştır.”
Bu tedavi edilmesi gereken hastalar mefhumu, yıllar içerisinde “izole edilmesi gereken zararlılara” evrilirken, kaderin garip bir cilvesiyle artık “terör suçlusu” olmak bir tweet uzaklığında…
Onyıllardır çalışan propaganda makinesi zaman zaman evlatlarını yese de hız kesmiyor, aksamıyor. Devletin tüm kurumlarının mutabakatıyla düzenlenen ve adına da “Hayata Dönüş” denen bir operasyonun 25 yıl sonra bile cezasızlık duvarına çarpması bunun en büyük kanıtı.
MİLLİ GÜVENLİK KURULU
Mutabakat lafın gelişi değil. Operasyonun kararı dönemin en üst kurumu, Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) alındı. Bu bir tahmin değil, dönemin Jandarma Genel Komutanı Aytaç Yalman resmi ifadesinde “Operasyon, Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı’nın koordinasyonu ve Milli Güvenlik Kurulu’nun kararıyla yapıldı. Operasyon kararı almadan önce yapılan toplantıya MİT Müsteşatı Şenkal Atasagun, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı ve Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun katıldı” demişti.
Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan da operasyonun kararının Milli Güvenlik Kurulunda alındığını ve kendisinin de kararın alındığı MGK toplantısına katıldığını beyan etti. Hatta bu beyanların ardından Bayrampaşa davasının görüldüğü Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi MGK’ye yazı yazdı, kararı istedi.
MGK ise operasyondan 23 yıl sonra mahkemeye “belge” niyetine biri 1994, üçü 1996 tarihli dört basın açıklaması gönderdi…
DÜŞMAN KUVVETLER?
O dönem Albay olan Ali Aydın ile Ceza ve Tevkifevleri Şube Müdürü Binbaşı Cemal Vural, 25-30 Eylül 2000’de Kocaeli, Gebze, Ümraniye, Paşakapısı, Bayrampaşa, Kartal, Metris, Tekirdağ, Çanakkale ve Bursa’daki cezaevlerinde yaptıkları incelemeleri rapor haline getirmişti. Rapor MGK’de tartışıldı ve operasyon kararı verildi. Zaten mahkumların gönderileceği F tipi cezaevlerinin inşası çoktan tamamlanmıştı. İstanbul İl Jandarma Komutanlığı tarafından dava dosyasına gönderilen “Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı”nda ‘Dost Kuvvetler’ başlığı altında farklı jandarma birimlerinin görevleri sıralanıyordu. Mahpuslar “düşman kuvvetler” miydi?
‘ÇAĞIN OPERASYONU’
Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, operasyon öncesinde Ali Aydın’a, operasyonun devletin bekası için zorunlu olduğunu söylemiş, “çağın operasyonu” diye tanımlamış ve “Kılıcınız keskin olsun” demişti. Sonrasında da “Teröristleri kendi terörlerinden kurtardık” açıklamasını yaptı. Mevzuyla ilgili devletin bakışının hiç değişmediğinin delili, dönemin Ceza ve Tevkifevleri Müdürü Ali Suat Ertosun’un 22 yıl sonra tanık olarak verdiği ifadesinde operasyonu “yeniden yapılanma ve cezaevi reformu” diye savunması oldu.
TUFAN, BORA, ATMACA
19-22 Aralık 2000’de, 20 cezaevine, “Cezaevleri Müdahale Harekât Emri No:1” başlıklı üst müdahale emri uyarınca “Hayata Dönüş Operasyonu” düzenlendi. Her cezaevi için ayrıca hazırlanan harekat planlarına Tufan, Bora, Atmaca gibi isimler konulduğu da 11 yıl sonra ortaya çıkacaktı.
‘ÇATILAR KUŞATILMIŞTI’
O günü 25 yıl sonra, operasyondan yaralı kurtulan bir mahpus SEGBİS’le bağlandığı cezaevinden son bir kez daha anlattı. Davanın görüldüğü duruşmaya, Edirne F Tipi Cezaevinden bağlanan Serdal Karaçelik, Bayrampaşa Cezaevinde Murat Ördekçi’nin ölümüne tanık olmuştu: “Operasyon bitiyordu, havalandırmaya çıkıp halay çekmeye başladık, çatılar kuşatılmıştı. Halay çekilirken gaz bombaları atıldı, özel harekat taramaya başladı, koğuşa girebilenler girdi, biz üç kişi en öndeydik, Murat solumdaydı, üçümüz de açılan ateşle yaralandık. Murat kasık bölgesinden ağır yara almıştı. Yarasına bastırdım, tampon yaptım kan durmadı, 10-15 dakika sonra kucağımda son nefesini verdi. Halbuki operasyon durmuştu hastaneye kaldırılsa belki yaşama umudu olurdu. Ardından koğuşlara da ateş açıldı, koğuştakiler de çatılardan otomatik silahla tarandılar.”
MERMİ İZLERİ
Aynı duruşmada konuşan Murat Ördekçi'nin ablası İclal Şirin de “Kardeşim Bayrampaşa’da 7 yıl tutuklu kaldı. 7 yılın sonunda da hüküm giymeden cenazesini verdiler. Operasyonda kalçasından vurulmuş, kan kaybından ölmüş. Öldükten sonra yarası, mermi ve atış mesafesi tespit edilmesin diye oyulmuştu. Kardeşim devlet koruması altında öldü” demişti. (Tüm mermi girişlerine aynı işlem yapıldığından, öldürülenlerin hangi silahla vurulduğu tespit edilemedi. Bu, delil yok etmenin ilk adımı olacaktı. Ardından mermi çekirdekleri de meçhule karıştı.) 19 Aralık kamuoyunun hafızasına, elleri ve yüzü yanan Birsen Kars’ın “Diri diri yaktılar” sözleriyle kazındı. 3 günün sonunda 30 tutuklu ve hükümlü ile 2 asker öldürülmüş, ölen kadın mahpuslardan 6’sı yakılarak hayatını kaybetmişti.
PSİKOLOJİK HAREKAT
Sonra? Sonrası tam da 14 Aralık 2000 tarihli “Cezaevleri Müdahale Harekât Emri No:1”de planlandığı gibi gerçekleşti. Öncesinde hazırlanan rapordaki “tavsiyelere” harfiyen uyuldu. Rapordan bazı ifadeler:
“Sivil toplum örgütleri ve medya nezdinde girişimlerde bulunularak kamuoyu yaratılması için psikolojik harekat faaliyetlerine ağırlık verilmelidir.” (Ana akım medya, operasyona en tepeden destek verdi.)
“Jandarma personeli müdahalenin kansız neticelenmeyeceği inancında ve görev tamamlandığında yargılanacağı endişesi taşımaktadır. Cezaevlerinde meydana gelen isyanlara müdahalede jandarmanın görev ve yetkileri yeniden düzenlenerek isyancı tutuklu ve hükümlülerin mağdur, devlet otoritesini tesis etmekten başka amacı olmayan jandarmanın ise sanık durumuna düşürülmemesi sağlanmalıdır.” (Endişeleri yersizdi, yargılanan küçük kısmı da mahkeme yüzü bile görmeden beraat etti.)
“Adli suçlular ile yardım ve yataklık ve yataklık düzeyindeki terör suçluları için af çıkartılarak hedef kitle küçültülmelidir.” (O dönemden beri adli suçlular için mütemadiyen af-infaz düzenlemesi çıkarılıyor.)
AŞIRI GÜÇ
Planlandığı gibi, operasyonla ilgili hiçbir üst düzey askeri personel ile doğrudan karar merciinde bulunan siyasi veya bürokrat yargılanmadı. Yargılanan en yüksek rütbeliler, operasyonda fiili müdahale grubunda yer alan askeri personeldi.
Yargılama demişken, Bayrampaşa Cezaevi ile ilgili soruşturma izni bile 6 yıl boyunca verilmedi. Tüm taleplere jandarma, “askerin sadece yetkililerce verilen görevi yaptığı ve aşırı güç kullanmadığı, tahriklere kapılmadan görevini ifa ettiği” şeklinde itiraz etti.
KAYIP ASKERLER
Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı ise operasyona katılan personelinin isimlerini dahi mahkemeye vermedi. Savcılığa sadece “operasyona katılanlarla ilgili bilgi ve belgeye rastlanmadığını” yazdı.
Aynı şekilde operasyonun tutanağını imzalayan askerler de “aslında yoktu”. Operasyon bitmeden yazılıp imzalanan tutanağın altında imzası bulunan sicil numaraları, Jandarma Genel Komutanlığında kayıtlı değildi ve bu sicilde hiçbir personel bulunmuyordu… Mahkemenin sahte tutanak hazırlanmasıyla ilgili yaptığı suç duyurusu da yanıtsız kaldı.
KAYIP DELİLLER
Operasyondaki fiziki delillerle ilgili geriye kalan da sadece bir emanet makbuzuydu. Mahkeme o makbuza dayanarak delillerin incelenmesi için talimat verdi. Ne oldu? Makbuz da kayboldu. Dolayısıyla kullanılan silahlar ve öldürücü mermilerin hangi silahlardan çıktığı da tespit edilemedi. Yani esas failler de meçhul kaldı.
ZAMANAŞIMI
Operasyonun hemen ardından ilk davalar mahpuslara açıldı, “kamu malına zarar vermekle” suçlandılar. Bilirkişi raporlarıyla ateş edenin, gaz bombaları atanın, duvarları yıkanın askerler olduğu kanıtlanınca beraat ettiler. İş makinelerinin iştirak ettiği operasyonda “kamu malına” zarar verenin kimler olduğu açıktı… Katliamdan sonra açılan davaların sonuncusu, Bayrampaşa Cezaeviyle ilgiliydi. Şu an o cezaevinin binası bile yerinde değil ancak 25 yıl sonra mahkeme karar verdi: Zamanaşımı.
Bayrampaşa Cezaevine düzenlenen “Hayata Dönüş” operasyonuyla ilgili 39 er ve 167 rütbeli askeri personelin yargılandığı davanın 17 Kasım’daki 56. duruşmasında Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi zamanaşımından düşme kararını açıkladı. Savcılık bir gün sonra kararı istinafa taşıdı, sanıkların aşırı güç kullanarak 12 kişinin ölümüne, 29 kişinin yaralanmasına neden olduğunu ifade etti, cezalandırılmalarını istedi: “Operasyonda görev alan birliklere mensup jandarma görevlileri olan sanıkların kendilerine verilen görevin ifası sırasında görev sınırlarını aşarak aşırı güç ve silah kullanmak suretiyle 12 kişinin faili gayri muayyen şekilde ateşli silah mermileri ile ve çıkan yangınlarda yaralanıp ölümlerine, 29 kişinin adli tabip raporlarında yazılı olduğu şekilde yaralanmalarına neden oldukları…”
İNSANLIĞA KARŞI SUÇ
Son duruşmada da mahkemenin zamanaşımı kararı vermesinin hukuksuz olduğuna değinen Avukat Güçlü Sevimli, soruşturma aşamasını yürüten ve dosyayı 10 yıl boyunca rafta bırakan eski Eyüp Cumhuriyet Savcısı Ali İhsan Demirel’in soruşturmayı akamete uğratmaktan yargılandığını hatırlattı. Soruşturma dosyasını tam 11 yıl boyunca işlem yapmadan elinde tuttuğu, maddi gerçeği araştırmak için hiçbir çaba sarf etmediği için hakkında “görevi kötüye kullanmak” suçundan Yargıtay 5. Ceza Dairesinde açılan davada yargılanan Demirel, suçlu bulundu, 1 yıl hapse mahkum edildi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Demirel’in “normalin çok üzerinde bir iş yükünün olduğunu” belirterek cezayı bozdu. Soruşturma kapsamında 11 yılda sadece 11 müzekkere yazmış olan Demirel yeniden yapılan yargılamada beraat etse de Başkan ve bir üye, “Suçu sabittir” diyerek karara şerh düştü. Ayrıca sanık sorgularının yıllara yayılması, hatta sanıkların bazılarının ifadesinin bile alınmaması, yılda iki kez duruşma yapılması, devlet kurumlarınca bilgi isteklerinin yanıtsız kalması gibi işlemlerle zamanaşımı kararına giden yolun taşları döşenmişti, karar sürpriz olmadı.
Dosya şimdi istinafta.
Yargının işlemleri sonucu zamanaşımına uğratılan, ardından da aynı yargı tarafından bu gerekçeyle kapatılan dosyanın müdahilleri, sanıkların ve sanık olarak davaya dahil edilmeyen yetkililerin “insanlığa karşı suç” ile yargılanıp ceza almasını istiyor. 25 yıl geçti. Bugün yine hapishanelerde “insanlığa karşı suç” olarak tanımlanan yüksek güvenlikli cezaevlerine karşı itirazlar var. Kamuoyunda “kuyu tipi” diye bilinen hapishaneler, paradigmanın bir kez daha değiştiğinin habercisi…


