Google Play Store
App Store

Kesmeşeker grubuyla tanıdığımız Cenk Taner, nam-ı diğer Kaptan Işıl Işıl Sahne’nin konuğu oldu. Taner, “Popüler olmayı kendimize pek yediremedik. Kesmeşeker olarak çok büyük satış yapsak orada bir yanlışlık olurdu. Bu biraz frekans meselesi. Bizim müziğimizin, sözlerimizin frekansı belirli bir dünyaya hitap etti” dedi.

Cenk Taner: Popülerliği kendimize yediremedik

Işıl Çalışkan

Kadıköy’den doğup kuşakların hafızasında kök salan bir yolculuğun adı: Kesmeşeker. Otuz yılı aşan bir seyir; her defasında başka bir rüzgârla aynı iskeleye yanaşsa da rotası şaşmayan bir tekne. Kaptan Cenk Taner’in sesi ve sözü, kentin hafızasına not düşen bir pusula: abartısız, çıplak, sahici. Kesmeşeker, “karşı” yakayı yalnızca bir adres değil, bir tavır olarak benimsedi. Kadıköy’ün ara sokaklarında, sahafların tozunda, küçük sahnelerin kalbinde büyüyen şarkılar…

Slogan atmadan toplumsal damarı yakalayan, duvara yazılacak kadar benimsenen cümlelerle —“Her şey sermaye için sevgilim” gibi— zamanın ruhuna not düşen bir dil. “Metin Kurt Yalnızlığı”ndan “Ne Zaman Gitti Tren”e; “Dipten ve Derinden”den “Kadıköy”e uzanan hat, özünü koruyan bir müziğin zamanla derinleşip genişlediğini kanıtlıyor. Kesmeşeker’in vokalisti Cenk Taner, nam-ı diğer Kaptan ile Kesmeşeker’in 34 yıllık serüvenini konuştuk.

Kesmeşeker’in üç farklı kuşaktan dinleyicisi var. Kimisi sizi kasetten, kimisi CD’den, kimisi de dijital platformlardan keşfetti. Bu uzun yolculukta değişmeyen şey neydi? Samimiyet, müziğin zaferi diyebilir miyiz? 

Zaferden söz edilir mi bilmiyorum ama benim sevdiğim bir söz vardır: “Aslında insan seferden sorumludur, zaferden değil.” Bizim için de önemli olan bu seferi yapmaktı. Yola çıkarken uzun soluklu bir yolculuk olmasını istiyorduk. Yıllar geçti, grup hâlâ var. Biz hiçbir zaman mazeret üretmedik. Bu ülkede mazeret çoktur ama biz bir şeye sığınmadan yola çıktık. Samimiyet burada işin anahtarı. Klişe gibi durabilir ama gerçek bu. Kesmeşeker hep kendi sözünü yazdı. Yalanı yoktur. Belki fazla çıplak kaldı, hiç reklamı da olmadı. Yıllar içinde bizimle aynı yolu yürüyen dinleyicilerle yollarımız hep kesişti.

Underground kalmayı istediniz sanki. Popüler olmaktan mı kaçtınız? 

Belki bilinçli olarak değil ama şartlar bizi oraya getirdi. Popüler olmayı kendimize pek yediremedik.

Popüler olmayı kendinize yakıştıramadınız mı? 

Yanlış anlaşılmasın… Bizim okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz insanlar zaten belli bir kitleye hitap eden insanlardı. Türkiye’de şiir kitabı kaç satıyor, bizim okuduğumuz yazarlar ne kadar biliniyor ki… Kesmeşeker olarak çok büyük satış yapsak orada bir yanlışlık olurdu. Bu biraz frekans meselesi. Bizim müziğimizin, sözlerimizin frekansı belirli bir dünyaya hitap etti. O frekanstaki insanlarla buluştuk. Zaten bu yüzden üç nesli aştık.

Popüler olmak sizi neden korkuttu peki? Sonuçta müzik yapıyorsunuz, ne kadar insana ulaşırsa o kadar güzel değil mi? 

Popüler olduğumuz dönemler de oldu ama o bizde durmadı. O popülerlik ceketini giymeye çalıştığımız zamanlar gençlikteydi. Gençken daha kolay kanarsın o tuzaklara. Ama bizde durmadı o. Eski tişörtlerle devam ettik yola.

Cenk Taner: Hayat zaten politiktir. Dünyadaysanız, yaşıyorsanız politikanın içine doğuyorsunuz. Slogan yazmak her zaman risklidir, çünkü her dönem unutulabilir. Bizde de sloganlaşan sözler oldu: “Her şey sermaye için sevgilim”, “Metin Kurt gibi yalnızız.” Bu sözler Gezi zamanı duvarlara, kepenklere yazıldı. Biz slogan olsun diye yazmadık ama o dönemin ruhu buydu.

MÜZİK YAPMAK BAŞLI BAŞINA MÜCADELE

Kesmeşeker’de dikkatimi çeken şey, grup üyelerinin yıllar içinde değişmiş olması. Değişmeyen tek şey sizsiniz ama müziğin içeriği değişmemiş. Bu büyük bir başarı. Fakat bir yanıyla da “daha bireysel bir çağdan mı geçiyoruz?”u düşündürdü bana. 

Bireysellik zaten bu işin özünde var. Biraz tanınmak, kendi sesini duyurmak istiyorsun. Müziğin değişmemesinin sebebi sözlerin ve müziklerin benden çıkmasıydı. Bir de solist bendim, ses değişmeyince yapı da değişmedi. Ama Türkiye’de dört beş kişi bir araya gelip grup kurmak zor. Sanatsal yapılarda daha da zor. Belki bu kadar eleman değişmese grup bu kadar uzun sürmezdi. Her gelen arkadaş kendi enerjisini kattı. Bu bir kan değişikliğiydi. Şimdi olgun bir kadroyla yola devam ediyoruz. Egolar törpülendi ama gençken öyle olmuyor. Dünyada da zordur grup işi. Aynı kadroyla on yılı devirmek lükstür. Sonra herkes solo işlere yönelir zaten. Bizim coğrafyada bu işler daha da zordur. Müzik yapmak başlı başına büyük bir mücadele.

Günümüzde ekonomik zorluklar da var… 

Arkadaşlarını ikna edeceksin: “Grup kuracağız ama size ekonomik garanti veremem, asgari ücret de yok.”

E tabii çaldıkça kazanıyorsunuz.  

Aynen. Onlar da kahramanca davrandı, geldiler.

Müzik aşkı bunu gerektirir ama… 1991’de çıkan ilk albüm Dipten ve Derinden’den bugüne baktığınızda, o zamanki Cenk Taner bugünkü Cenk Taner’e ne söylerdi? 

“Biraz daha sakin, daha eğlenceli ol” derdim. O zamanlar fazla ciddiydim. Belki albümün adını bile değiştirirdim. Çünkü Dipten ve Derinden grup için bir kader oldu. Gerçekten dipten ve derinden gittik hep, havadan uçmadık. “Kaptan n’aber ya” derdi herhalde o genç Cenk. Bu kadar albüm yapacağıma da inanmazdı sanırım. Gençken ötesini düşünmeden yapıyorsun, yaş aldıkça temkinlilik geliyor. “Böyle mi yapsak, şöyle mi yapsak” demeye başlıyorsun. Zaten öyle girmezsen bu iş olmaz.

Gerçekten bazı şarkıların değeri yıllar sonra anlaşılıyor. Sizce bir şarkı da bir insan gibi yaşlanır mı, yoksa yıllar geçtikçe değer mi kazanır? 

Bu tamamen şarkısına, sözüne bağlı.

ŞARKILARIMIZ GEZİ’DE DUVARLARA YAZILDI

Kesmeşeker şarkıları yaşlanmıyor bence. Sizin sözlerinizde doğrudan bir slogan yok ama toplumsal bir damar hissediliyor. Sizce sanatın politik olması ne anlama geliyor? 

Hayat zaten politiktir. Dünyadaysanız, yaşıyorsanız politikanın içine doğuyorsunuz. Slogan yazmak her zaman risklidir, çünkü her dönem unutulabilir. Bizde de sloganlaşan sözler oldu: “Her şey sermaye için sevgilim”, “Metin Kurt gibi yalnızız.” Bu sözler Gezi zamanı duvarlara, kepenklere yazıldı. Biz slogan olsun diye yazmadık ama o dönemin ruhu buydu. İnsanlar sahip çıktı. Bu da doğal bir süreçti. Bizim işimiz slogan üretmek değil, şarkı söylemek.

30. yılınıza özel Ada Müzik’ten dört şarkılık bir plak çıkardınız. Bu bana “az ama öz” anlayışınızı hatırlattı. 

Aslında öyle planlamamıştık. Pandemiye denk geldi. Biz 10 şarkılık bir albüm hazırlıyorduk ama pandemi başlayınca stüdyolar kapandı. O dört şarkı yayımlandı. Üçü eski, biri yeniydi. Kalan şarkılar duruyor. Albüm yapmak bazen bir anda olur, bazen altı yıl geçer.

Peki, ufukta yeni bir albüm ya da şarkı var mı? 

Artık zamanı geldi. Çünkü biz albüm grubuyuz. “Single çıkaralım, tek şarkı yapalım” anlayışı bize uygun değil. Yapımız, DNA’mız onu kaldırmıyor. Eski usul 10–12 şarkılık albümlerle var olmayı seviyoruz.

Bir şarkınızda “Umutsuzluk yasak ikinci bir emre kadar” diyorsunuz. “Bu nasıl mümkün olabilir?” diyerek bitirelim. 

Vallahi umut var sadece. Pandora kutuyu açtığında kötülükler çıkmış ama bir umut kalmış. Elimizde olan da bu. Yeni kuşaklar geliyor, hayat devam ediyor. Umudu korumak zorundayız, yoksa yaşamak çekilmez olur. Bir şey için mücadele etmek umudu diri tutar, bu da hayatın anlamı. Umut her zaman olacak. Zaten ilk önce yok edilmeye çalışılan da odur. Ama Pandora’nın kutusunda kalan hep oydu: umut.