Çeteci gençler kimin yarası?
Eskiden mahallelerin karanlık köşelerinde gizlenen "suç", artık sosyal medyada en parlak ışıkların altında, canlı yayınlarda karşımıza dikiliyor. Uzun namlulu silahlarla çekilen TikTok videoları, lüks araçların içinden verilen "racon" mesajları ve dijital bir şiddet estetiğiyle sarmalanmış yeni nesil çeteler, sadece sokağın değil herkesin huzurunu kuşatmış durumda! “Bir hiç uğruna” bıçaklanan çocuklar ve onları öldürdüğü için zerre suçluluk ya da utanç duymayan çocuk katiller ve katil çocukları öven tanık çocuklar! Ekranlara düşen her görüntüyle birlikte toplumdaki kaygı katsayısı artıyor. Orta sınıf "güvenlik" barikatlarına sarılıyor, liberal akıl ise meseleyi "kriminal" bir sapma olarak etiketleyip geçiştiriyor. Oysa bu parlak ekranların ardındaki zifiri karanlık, biyolojik ve toplumsal bir mülksüzleştirmenin son perdesi.
Modern hayatın özü bir "şok"lar silsilesidir. Ama bu çocukların yaşadığı, bir sanat galerisindeki estetik şok değil; sabahın köründe evin kapısını kıran koçbaşının, babanın cebindeki boşluğun, okulun anlamsızlaşan koridorlarının yarattığı kronik bir travma. G. Simmel’in yüzyıl başındaki öngörüsü bugün metropol şehirlerin kanlı canlı bir gerçeğine dönüşmüş durumda: Metropol hayatının bitmek bilmeyen sinirsel uyaran bombardımanı, bireyin zihninde bir "korunma organı" yaratır. Simmel’e göre zihin, bu yoğun saldırıya karşı kendini "kayıtsızlık" zırhıyla korumaya çalışırken, W. Benjamin’in işaret ettiği o süreğen "şok" hali, tecrübe etme yetisini felç eder. Şokun kural haline geldiği, sinir sisteminin her an bir uyaranla dövüldüğü bu beton mezarlıklarda deneyim ölür; çocuk, dünyayı keşfedilecek bir yer olarak değil, sadece savuşturulması gereken saldırıların kaynağı olarak kodlar.
SAVUNMA HATTI
Bugünün yoksul genci için bu zırh artık sadece kayıtsızlık değil, bir savunma hattı olarak şiddet oldu.
Bir mekânın tarihsel ve ruhsal derinliği, o biricik "ruhu", bu çocukların büyüdüğü tek tipleşmiş beton bloklarından çoktan kovuldu. Kentsel dönüşüm kisvesi altında sürdürülen toprak yağması, bir yanda yalıtılmış lüks hayat alanları inşa ederken toplumun çoğunluğunu TOKİ ve istilacı müteahhitlerin beton mezarlıklarına tıka basa dolduruyor. Yetmezmiş gibi, o mezarlara başını sokabilmek bile mucize kabul edilir hale getiriliyor. Mekânın ruhunun kalmadığı yerde, insan kendisini bir "özne" değil, bir "mekânsal atık" olarak hisseder.
Yoksulluk sadece bir cüzdan meselesi değil, bedenin en küçük birimine, hücre çekirdeğine kadar sızan bir sınıfsal prangadır. Kuşaklar boyu aktarılan zorunlu göçün, yerinden edilmenin, şiddetin ve dışlanmanın tortusu, bu gençlerin sinir sistemlerini sürekli bir "tetikte olma" moduna hapsetmiş durumda. Onlar için dünya keşfedilecek bir yer değil, katlanılması gereken bir yük, hayat ise savuşturulması gereken saldırılardır. Tehditkar şehrin tekinsiz sokaklarında her an saldırıya uğrayabileceği tedirginliği içinde amaçsız, geleceksiz ve kimsesiz yalpalayan gençler için şiddet ve çeteler hayatta kalmanın tek yoluna dönüşüyor.
İnsanı insan yapan ve insanlık haline dönüştüren en temel özelliklerden biri, ortak bir gelecek için "biz" diyebilme kapasitesi. Son kırk yıldır süregelen ve çeyrek yüzyıldır da AKPce derinleştirilen bu düzen bu çocuklara hangi "biz"i vaat etti? En tepeden, aşağıya doğru sistematik bir yapısal şiddet yöntemiyle düşmanlık üreten ve dayatan bölücülük, biteviye “bize karşı onlar” kindarlığıyla şiddeti olağanlaştırdı. Bu bölücü düşmanlıktan onların payına düşen, mülksüzleştirmenin en ağırı olan "geleceksizlik" oldu.
Toplum bile isteye bölünüp bütünlüğünü yitirdikçe ne iktidarın “biziyle” ne de bir türlü “biz” olamayan muhalefetle ortak bir bağ kuramayan gençler, o en temel insani ihtiyacı, çetelerin sunduğu sahte ve şiddetli "biz" duygusuyla gidermeye çalışıyorlar.
İADE Mİ EDECEĞİZ
Çeteler, gençler için sistemin onlardan çaldığı "eyleme gücü"nün, şiddet proteziyle taklit edilmesine yataklık ediyor. O racon videoları, aslında anlam dünyası yağmalanmış bir kuşağın çığlığı. Kendi tarihsel hikâyesini kuracak dilsel ve kültürel sermayeden mahrum bırakılan gençler, küresel şiddet piyasasının hazır sembollerini kuşanıyor. Bu bir "tercih" değil, sembolik bir çoraklığın içinde hayatta kalma çabası. Yeni nesil çetecilik içinde uygulanan şiddetten daha vahimi ise şiddetin bir araç özelliğini yitirerek tümüyle amaç haline geldiğini gösteren örneklerin görülmeye başlaması. Şokla felç edilmiş bir zihin için artık ‘neden’ yoktur; sadece şiddetin anlık ve amaçsız patlaması vardır.
Şimdi soru şu: Bu gençleri sadece "korku kaynağı" ilan edip o beton blokların arasına, sokaklara daha fazla polis mi yığacağız, yoksa onlardan çalınan o en büyük mülkü—yani dünyayı duyumsama, değiştirme ve kolektif bir gelecek kurma hakkını—onlara iade mi edeceğiz?
Unutmayalım; o sokaklarda patlayan sadece silahlar değil, bir halkın çocuklarının çalınmış biyolojik ve toplumsal potansiyeli. Ve o potansiyeli geri almanın yolu kelepçeden değil; sokağın o gri betonunu söküp yerine "yoldaşlığı" dikecek o büyük siyasal iradeden geçiyor.


