Google Play Store
App Store

Louis Bonaparte Cumhuriyetçilerin iktidarsızlığının ürünüyse, Javier Milei de Arjantin'in siyasal düzeninin çöküşünün ürünüdür.

Çeviri | Javier Milei'nin 18. Brumaire'i

Jorge COULON

“Tarih tekerrür eder; birincisi trajedi olarak, ikincisi ise komedi olarak.”

Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i

Trajediden komediye, komediden de soytarılığa

Marx 21. yüzyılı görecek kadar yaşasaydı, buna üçüncü bir biçim ekleyebilirdi: Soytarıca komedi ya da daha kötüsü, özel sahne oyunları ve gizli payandalarla yürütülen kaba bir kendini taklit gösterisi.

Napoleon Bonaparte, elinde kılıcı, arkasında ordu ve yıkılmış bir cumhuriyetin debdebesiyle iktidara geldi. Louis Bonaparte, –destansız, fikirsiz, elinde bir tek şaşaalı soyadı ve kötüye kullanılmış halkoylamalarıyla– onu taklit etti. Buna karşılık Javier Milei'nin ne kılıca ne de örneğe ihtiyacı var. Tek ihtiyacı bir Twitter hesabı, samanla doldurulmuş bir hayvan postu ve her şeyin tozunu attırma vaadi.

Programı sayesinde mi başkan oldu? Hayır. Bir toplumsal çoğunluğun sözcüsü olma sayesinde mi? Hayır. Başkan oluşunu, katıksız bir siyaset düşmanlığına, kendisinden önce her yere yayılmış genel kokuşmuşluk karşısında, ne var ne yoksa, her şeyin dibine kibrit suyu dökme isteğine borçlu.

Sonuçta bugün, Marx'ın komedi dediği şey, devlet gücünün bir imparatorluk sarayında değil, en büyük miktarda virüs toplayan feryada cevap veren bir algoritmada yoğunlaştığı bir özgürlükçü dehşet komedisine dönüşmüş bulunuyor.

Yeni Bonaparte, bir beyaz ata binmiyor, "vesayet" güçlerine karşı havlayan köpeklerin çevrelediği akışkan bir sahneye çıkıyor.

Arjantin'e ait olduğu kadar evrensel de olan bir deneyime tanık oluyoruz: piyasa, istikrarın bedeli olarak kendisine insan kurban edilmesini isteyen kıskanç ve intikamcı bir tanrıymışcasına, onu "özgür piyasa" uğruna yerle bir etme sözünü verenleri oylarıyla ödüllendirerek, kendi kendini alkışlar içinde yok eden bir biçimsel demokrasi.

Milei ya da Bonaparte Algoritması

Louis Bonaparte 1851'de, düzen, istikrar ve şanlı geçmişi geri getirme sözüyle iktidara geldi. Kendisine özgü fikirleri yoktu ama simgesel güç yüklü bir mirasa sahipti: İmparatorluğun, geçmiş günlerin yankısı olan Bonaparte soyadı. Gücü fikirlerinden değil imajından kaynaklanıyordu: İmparator'un yeğeni, "Allah'ın bahşettiği kader"di.

Javier Milei de yeni fikirlerden yoksun, ama güçlü bir görüntü sunuyor: "vesayet güçlerine" karşı kükreyen aslan, televizyon programlarında gerçekleri haykıran ekonomist, ulusal kurtuluş uğruna devleti yerle bir etme sözü veren halk gücü.

Bonaparte'ın kılıcının ve askerinin yerinde Milei'nin kameraları, sosyal medya hayranları, trolleri ve kanaat önderleri var. Ordusu askeri birliklerden değil, ona görsellik sağlayan algoritmalardan oluşuyor; iktidarı baskınla değil, medya bağlantılarıyla ele geçiriyor.

Milei, dijital gösteri çağında tepeden tırnağa dijital imalat ürünü olan ilk Arjantin başkanı, izlenme rekorları kıran programların ve köktenci taklitçiliğin katıksız meyvesi. Hitabeti ikna etmeyi değil, bir virüs gibi yayılmayı hedefliyor. Çoğunluklara sözcülük etmiyor, onlara uyuşturucu hap oluyor.

19. yüzyılda Bonapartçılık, yönetici sınıfların seferber olmuş halktan duydukları korkuya verdikleri yanıttı. 21. yüzyılda Mileizm, aynı korkunun özgürlükçü ve kaba cırlak bir biçimi: Temsil krizine verilmiş tamtakır bir cevap.

Vaadi, onarmak değil yıkmak. Programı özgürlükçü değil, yıkıcı. Ama yine de, kutsal bir şeye inancı içeriyor: Piyasaya, her şeyi gören, her şeyi dengeleyen, her şeyi cezalandıran o üstün varlığa.

Louis Bonaparte, günümüzün bir Sezar'ı gibi tüm iktidarı kendinde topluyordu. Milei de aynı şeyi yapıyor; ama bir Mesih hitabetiyle ve özgürlükçü bir süper kahraman görüntüsüne bürünmüş bir algoritma kılığında.

Böylece, hem trajik hem de komik bir çelişki halinde, kendini özgürlüğün muhafızı ilan eden adam, dağ boyunda bir kararname yığını üzerinde oturuyor, Meclise sövüyor ve siyaseti tek bir kişinin –kendisinin– iradesine indirgemeyi öneriyor.

(Hâlâ ülkenin çatısını taşıyan) Peronizmin harabeleri

Louis Bonaparte'ı öne çıkaran Cumhuriyetçilerin iktidarsızlığı ise Milei'yi öne çıkaran, Arjantin'in siyasal düzeninin çökmesi, özellikle de, en aşınmışı olsa da... Hâlâ en sağlamı olan Peronizmin oluşturduğu yaşamsal çelişki.

Onlarca yıl boyunca Peronizm, bir siyasi partiden fazla bir şeydi: ulusal-halkçı bir matris, halkla devlet arasında bir köprü, toplumsal adalet ile hükümranlık arasında bir köprüydü. Fakat geçen zaman, kesintisiz iktidar ve yenilenme yokluğu, onu, kendini yenilemekten çok kendini korumayı erek edinen bir yapıya dönüştürdü.

Bir zamanların aksine bugün artık halkın duygularına hükmetmiyor, ama yine de, mahallelerdeki, sendikalardaki ve toplumsal hareketlerdeki bağlarıyla, ulusal örgütlenme denebilecek tek güç olma özelliğini koruyor. Onun dışındaki herkes yolunu yordamını ararken, Peronizm –zayıflamış olsa da– varlığını sürdürüyor.

Tablo dehşet verici: Peronizm yaşlı, pas tutmuş bir tren, ama siyasi düzenin geri kalanı, kırık bir tekerlekli yol kayağından ya da bir dijital fanteziden ibaret.

Ama yine de, bu varoluş yeterli değil. Çünkü halk artık onun adına konuştuğunu iddia edenlerin kendisini temsil ettiğine inanmıyor ve bir zamanlar oylarına yansıyan hoşnutsuzlukları, artık geri tepen bir silaha dönüşmüş bulunuyor. Milei'nin icat ettiği bir şey yok: Tek yaptığı, bir gelecek vadeden ama sefaletten başka bir şey getirmeyenlerin siyasi iflaslarını dile getirmek.

Peronizm, halka hizmet edecek bir araç olarak kendini yeniden yaratabilir mi, yoksa yazgısı 20. yüzyılın bir fosili olmakla mı sınırlı? Aslan kükrer ve ülke büzüşürken, Arjantin'in her köşesinde asılı duran soru bu.

Sessiz, partisiz ve merkezsiz proletarya

18 Brumaire'de Marx, Fransız köylüsünün, kendi bilincine sahip olmayan, dolayısıyla da Bonaparte gibi başkaları tarafından "temsil edilen" dağınık, yalıtık bir sınıf olduğunu belirtiyor. Günümüzde, Milei'nin Arjantin’inde, bu rolü üstlenen daha da parçalanmış bir oyuncu var: Güvencesiz işçi, ancak zaman zaman iş bulabilen işsiz, borca batmış esnaf, yaşamını sürdürebilmek için cep telefonuna üç ayrı uygulama yüklemiş bekâr anne.

Günümüzde proletarya nerede? Rappi'nin (Eve teslim şirketi) mutfaklarında, marketlerde, iflas etmiş kooperatiflerde, kanalizasyonu olmayan mahallelerde, çökmüş hastanelerde, ısıtılmayan okullarda, oralarda işte... Ama artık ortak bir sesi yok.

Sendikalar –eski Peronizmin belkemiği–  emek gücünün bu yeni yapısıyla bağ kuramamış durumda. Birçok halde, ayrıcalıklarını koruyorlar. Başka durumlarda, ancak eskisinin gölgesi gibiler. Sola gelince, sık sık halk adına konuşuyor, ama konuşan halk değil. Yürüyüşler tek tük, toplantılar kemikleşmiş kalıpların tekrarından ibaret ve destansı hitabet, boş sloganlara dönüşmüş durumda.

Marx'a bakılırsa, proletarya örgütlenmeden kendini kurtaramaz. Ama örgütlenme, örgüt adı kısaltmalarının bir araya gelmesinden ibaret değildir: Kulak vermeyi, gereken yerde bulunmayı ve gerçek bir güç inşa etmeyi gerektiriyor.

Milei'nin proletaryayı temsil etmeye ihtiyacı yok: suratlarını çarpıtmak ona yetiyor. Onlara "planeros" (sosyal yardım askıntıları), "asalaklar", "beslemeler" diyor ve kamu açıklarının suçunu onlara yüklüyor. Kendisine ait bir sesten yoksun olan halk, kendi gerçeği yerine kendi karikatürü ile baş başa kalıyor.

Böyle olmakla birlikte, alttan alta, küçük direniş mevzileri de yok değil: halk mutfakları, yardımlaşma ağları, halk kitaplıkları, kooperatifler ve mahalle kültür alanları.

Günümüzde bunlar bir siyasal almaşık için yeterli değil ama örgütlü bir kendine saygıyı, hızarın henüz bütünüyle biçmediği bir umudu ayakta tutuyorlar.

Buradan yeni bir kolektif özne doğar mı? Yoksa biz, herkesin kendisi için mücadele ettiği, iktidardakilerin ise sahneden bizimle dalga geçtiği bir toplum olmayı sürdürecek miyiz?

Yeni bir din olarak piyasa tapınması (ruhbanı, kolluk gücü)

19. yüzyıl, imparatoru ve orduyu düzenin güvencesi olarak kutsamışken, Arjantin'deki haliyle 21. yüzyıl, piyasayı, mutlakiyetçi, kutsal, tartışmasız bir tanrı olarak tahta oturtmuştur. Javier Milei hüküm sürmüyor, ayin yönetiyor. Yönettiği ayin de kamu yönetimi değil, kemer sıkma ayini.

Bütçe açığı bir günah. Devlet başlı başına küfür. Kemer sıkma ise kolektif bir arınma ayini.

Ama eskinin peygamberlerinin aksine, bu yeni rahibin bir copa ihtiyacı var.

Çünkü özgürlükçü iman, bunun acısını çeken halk tarafından paylaşılmıyor. Emekliler yürüyor, öğretmenler örgütleniyor, bilimciler itiraz ediyor, öğrenciler üniversiteleri işgal ediyor. Aldıkları tek cevap ise baskı.

Patricia Bullrich –Milei'nin yönetim aygıtının kilit isimlerinden biri– bunu iyi anlıyor: toplum polisi olmadan hızar da olmaz, protokol yoksa "özgürlük" de yoktur, disiplin yoksa piyasa da yoktur. Fikir birliği olmayan yerde, işi coplar görür. Boyun eğme olmayan yerde, göz yaşartıcı gaz vardır.

Milei, otobüs parası bile bulamayanlara karşı devlet güçlerini sürerken, "Yaşasın özgürlük, Allah kahretsin!" diye bağırıyor. Tıpkı Paris'i yatıştırmak için orduya ihtiyaç duyan Louis Bonaparte gibi, özgürlükçü Bonapartçılığın da Cordoba'yı, Rosario'yu, Jujuy'u veya halkın "yeter" dediği herhangi bir yurt köşesini bastırmak için Bullrich'e ihtiyacı var.

Bütün bunlar da, üzerinde hiç tartışılmayan bir fikir uğruna yapılıyor, çünkü artık ortada siyaset yok iman var. Güçlülerin yeni dini, piyasa. Tebliğcileri danışma şirketleri, militanları medya trolleri, komuta merkezi de (Arjantin cumhurbaşkanının Buenos Aires'teki resmi işyeri olan) Casa Rosada (Pembe Ev). Sosyal adalet tartışma konusu değil, alay konusu. Protesto kale alınmıyor, kovuşturuluyor. İtiraz edene kulak verilmiyor, gaz sıkılıyor.

Bu arada da, ekonomi duruma ayak uyduruyor, insan hakları eriyor ve demokrasi daralıyor.

Peki ya komedinin sonrası? Bir ulusun açıkça yok olması

Marx Onsekiz Brumaire'i bir uyarı ve bir başarısızlığın çözümlenmesi olarak kaleme aldı. Bonaparte'ın yükselişini kutlamadığı gibi, karalar da bağlamadı: Çözümlemesini öngörüde bulunabilmek, uyarabilmek ve gelecek hamleye hazırlanabilmek için yürüttü.

Bugün bu yeni "taklitçi Bonapartizm" karşısında birçokları, tarihin artık çıkışı olmayan bir kara komediye dönüştüğü hissine kapılıyor. Bir özne, bir parti, yazılabilecek bir destan kalmadığı hissine kapılıyor. Ama artık her şeyin kaybedildiği doğru mu?

Tepede yok olan direniş yan yollara sığınmış olamaz mı? Mahalle toplantılarına, silkinmeye başlayan sendikalara, paylaşılan kitaplara, topluluk radyo kanallarına, hiçbir şeyleri olmasa da her şeylerini veren emeklilerin yürüyüşlerine... Kültüre, şiire, dostluğa ve hatıralara sığınmış olan ve hâlâ yeşerme gücü taşıyan tohumlar yok mu?

Çünkü hızarla ağaçları biçebilir ama köklerini yok edemezsiniz. Arjantin halkının –çabalama, dalga geçme, hafızaya kaydetme ve şefkatle yoğrulmuş– kökleri, diktatörlüklere, çılgın enflasyonlara, zorunlu göçlere direnebilmiştir.

Milei'nin de günü dolacak. Tıpkı daha önce Cavallo'nun Menem'in ve daha nice kamusallık düşmanının günlerinin dolduğu gibi.

Fakat tarihin bir mücadele alanı olduğu unutulmamalıdır. Bugün hükümranlık algoritmaların eline geçmiş olsa da, hayat gündelik yaşamı dokumaya devam ediyor: paylaşılan arkadaşlıklarda, meydanlarda söylenen şarkılarda, kalabalık okul sıralarında, yüksek sesle okunan şiirlerde.

Ufukta (Paris'te 100.000 kişinin toplanıp aşırı yoksulluğun insan haysiyetiyle bağdaşmadığını haykırdığı) başka bir 17 Ekim görünmeyebilir. Ama yeni bir öykünün yazılmasını başlatabilecek yüzlerce haysiyet koruyucu küçük eylem yapılabilir.

Çünkü tarih –tıpkı şiir gibi– kendini tekrarlamaz: Her seferinde yeniden yazılır.

*Müzisyen, yazar ve kültür yöneticisidir. Devrimci Latin Amerika Inti Illimani (İllimani Güneşi) topluluğunun kurucu üyelerindendir. Yayınları: Uçarken (1989), Victor Jara'nın Gülümsemesi (2009), AVM Çiçekleri (2011) ve çok yakınlarda: Zamanın Telleri Üzerinde. Bir İnti İllimani Tarihi.

Bu makale Globetrotter tarafından üretilmiştir.

Bu yazı BirGün tarafından “People Dispatch” sitesinden çevrilmiştir.