Google Play Store
App Store

Bugünkü toplumsal muhalefetin ana gövdesini oluşturan ve geniş halk kitlelerinin mevcut iktidara karşı umut bağladığı CHP, son zamanda artan hareketli eylemleriyle pek çok kesim için ‘yeni dönem’ beklentisi yarattı. Ancak yeni parti programı, dinamizmiyle yükselttiği beklentilere rağmen CHP’nin dümeni sola kırdığı, emekten yana net bir tavır aldığı ve siyasal İslamla hesaplaşma kararlılığını pekiştirdiği bir belge bekleyenleri tatmin etmeyebilir.

CHP 2025 programı üzerine

CHP’nin 2025 Parti Programı kurultayda kabul edildi ve yürürlüğe girdi. Bu 2008’den sonra yenilenen ilk program. CHP’nin 2024 Mart yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıkması, 19 Mart sürecinde örgütün büyük bir direngenlik sergilemesi, Özgür Özel’in cesur ve dinamik bir lider profili vermesi sonrası haliyle yeni programdan da beklentiler artmıştı. Ne var ki 128 sayfa uzunluğundaki bu metin CHP’nin dümeni sola kırdığı, emekten yana net bir tavır aldığı, siyasal İslamla hesaplaşma kararlılığını pekiştirdiği bir belge bekleyenleri tatmin edecek nitelikte görünmüyor.

Programlar genellikle baştan sona okunan, seçmen davranışlarının doğrudan etkileyen, ilk yayımlanışını izleyen dönemler dışında parti örgütleri tarafından da sıkça başvurulan kaynaklar değildir. Çoğunlukla yeni kurulan bir partinin ana yönelimini teşhis edebilme bağlamında ilgi uyandırırlar. Eğer yukarıdaki saptamalar doğruysa, açıkça CHP’nin 2008 programından sonra niye öncekiyle kayda değer bir yönelin farkı göstermeyen, kamu kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinin fazla okunmayan strateji belgelerini andıran bir dille kaleme alınmış, sık sık tekrarlara düşen, bol virgüllü uzun ve karmaşık cümlelerden oluşan bir metin ürettiği sorusuna cevap bulmak kolay değil.

Açıkçası, bugünün Türkiye’sinde toplumsal muhalefetin ana gövdesini oluşturan, geniş halk kitlelerinin mevcut iktidarı değiştirmek için umut bağladığı bir partiye haksızlık etmek istemeyiz. Seçim bildirgesinde dikkat çektiğimiz eksikliklerin giderilmesinden de sevinç duyarız. Yine de arzu edenlerin bu okuduklarından bir ön yargıya kapılmaksızın, nesnel bir biçimde incelemelerini ve görüşlerini paylaşmalarını öneririz.

CHP İDEOLOJİSİNİN ANA KAYNAKLARI

Giriş bölümünde CHP ideolojisinin üç ana kaynaktan beslendiği vurgulanıyor. Birincisi, Atatürk devrimleri ve Altı Ok ilkeleridir. Bu bölüm biraz uzun tutulmakla birlikte; partinin tarihsel köklerinden kopmama, Cumhuriyet değerleri ve Aydınlanma fikrine sahip çıkma tavrıyla birlikte düşünülürse anlayışla karşılanmalı.

İkincisi, sosyal demokrasinin evrensel değerleridir. CHP’nin büyük ölçüde Avrupa sosyal demokrasisinden kaynaklanan, reformlar yoluyla kapitalizmin yarattığı toplumsal eşitsizliklerin törpülenebileceğini savunan, bu anlamda enternasyonalist bir boyutu bulunan böyle bir ideolojiye  çapalanması da doğaldır. Ancak metinde eşitlik, özgürlük, çoğulculuk gibi değerlerle ifade edilen; ancak sosyal demokrasinin tarihsel gelişimine ve bugün bu çizgideki partileri bir krize sürükleyen, bazı temsilcilerini erime tehlikesiyle baş başa bırakan gerileme sürecine değinilmemesi de bir eksiklik olarak not düşülmeli.

Gelgelelim CHP’nin kurucu köklerinden üçüncüsünün Anadolu Aydınlanması olduğu görüşüne; burada Yunus Emre’nin Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin isimleri zikredilerek insanı merkeze alan öğretilerinin CHP’de yaşamaya devam ettiği dile getiriliyor. Her üç isim de yaşadıkları 13. Yüzyılda çağlarını ilerisinde bir çizgiyi temsil etseler de, 21.yüzyılda iktidar iddiası taşıyan bir partinin ana ideolojik kaynaklarından biri olarak gösterilmeleri oldukça zorlama görünüyor. Sanki muhafazakarların seçim başarılarını “Anadolu irfanına” bağlamalarına benzer bir kök arayışı anlamında bir cevap gibi duruyor. Nitekim metnin 2. sayfasında yer alan bu yaklaşımın izine, geri kalan 126 sayfasının herhangi bir satırında rastlanmaması da bu kanımızı doğruluyor.

***

CHP PROGRAMININ 4 ANA BAŞLIĞI

Şimdi gelelim 4 ana başlığa. Metnin uzunluğu göz önüne alınarak ancak göze çarpan önemli noktalarla yetineceğimizi şimdiden belirtelim.

1- DEMOKRASİ, YÖNETİM VE ADALET:

Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılması, kuvvetler ayrılığı ilkesini esas alan bir parlamenter sistemin benimsenmesi, TBMM’nin içinden çıkan bir hükümet anlayışının esas olması gibi noktalar, bekleneceği şekilde programda yer alıyor. Cumhurbaşkanına hakaret suçunun ifade özgürlüğüyle bağdaşmadığı için kaldırılacak olması, normalde böyle bir programda yer bulması beklenen bir nokta olmamakla birlikte, ne yazık ki bugün yakıcı bir sorun oluşturduğu için anlam taşıyor.

Kürt sorununun eşit yurttaşlık temelinde çözümü yaklaşımı, terörün sona ermesiyle birlikte eşitlikçi, katılımcı, demokratik bir siyasi ve toplumsal düzenin kurulacağı, tüm yurttaşların ana dilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkına saygı gösterileceği vurgusu yerindedir. Konunun bölgesel kalkınma yönünün ihmal edilmemesi de tamamlayıcı niteliktedir.

Gelgelelim, laiklik konusundan söz edilirken nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğumuzun vahameti ölçüsünde tepkinin dile getirilmemesi; metinde gericilik, irtica kelimelerini kullanmaktan itinayla kaçınılması; tarikat ve cemaatlerin devlet içinde örgütlenmelerinin laikliğe bir tehdit oluşturduğunun altının çizilmemesi; laik bir eğitimin nasıl bir tehlike altında olduğu konusuna değinilmemesi dikkat çekicidir. Bir dönem  “normalleşme” etiketiyle muhafazakarlara şirin görünme adımının abartıldığı, laikliğe sahip çıkma gerekliliğinde, sadece inanç farklılıklarının güvence altına alınması tınısıyla “yumuşak” bir tutum içinde bulunulduğu izlenimi uyandırmaktadır.

Seçim barajının yüzde 3 olarak düzenlenmesinin temsili kolaylaştıracağı, toplumsal çeşitliliği ve çoğulculuğu yansıtan bir parlamento oluşmasına katkı sağlayacağı madem kabul ediliyor, barajın tümden kaldırılmasının neden önerilmediği anlaşılmıyor. Hazine yardım eşiğinin yüzde 1’e indirileceği vaadinde bulunulurken, ilgili satırlarda seçim barajının hangi mantıkla yüzde 1’de değil de yüzde 3’te tutulduğu sorusunun cevabı bulunmuyor.

2- KALKINMA VE EKONOMİ:

Programın en uzun hacmini kaplayan bu bölümde, yer yer kamuculuk, emekçiler, eşitlik gibi olumlu söylemlere rastlanmasına karşılık, AKP’nin de 2002’de iktidara gelmesinden bu yana uyguladığı neoliberal reçetenin köklü bir eleştirisi yapılmıyor.

Ekonomi politikalarını büyük ölçüde para politikalarına daraltan, “mali disiplin” altında bir yandan sermayeden yeterince vergi alamazken, öte yandan başta emekliler ve kamu çalışanlarının maaşlarını, eğitim, sağlık, bakım, barınma gibi toplumsal hizmetleri kısan; özelleştirme, kuralsızlaştırma ve liberalleşme gibi ideoloji yüklü kavramları kutsallaştıran bu zihniyet net bir biçimde mahkum edilmiyor.

Kamucu anlayıştan söz edilirken piyasaları dizginlemekten değil, piyasaların etkinliğini sağlayarak, serbest girişimlerin önünü açmaktan dem vuruluyor. Ülkede derinleşen gelir ve servet dağılımı adaletsizliğini en azından törpüleyecek; üst gelir grupları için vergi oranlarının artırılması, büyük servet  sahiplerine düşük oranda da olsa, kademeli bir servet vergisi uygulanması çözümleri hatırlanmıyor.

Özelleştirmelerin durdurulması değil, yalnızca sınırlandırılması öneriliyor. “Özelleştirmeleri kısa vadeli gelir sağlama aracı gören yaklaşım terkedilecek” ifadesiyle özelleştirmenin özüne değil yanlış uygulanmasına karşı çıkıldığı izlenimi veriliyor. “Para politikası” enflasyonu düşürmeye indirgenerek, ABD’deki FED’in “fiyat istikrarı sağlama yanında büyüme ve istihdamı da gözetme” misyonunun bile gerisine düşülerek, adeta “muhafazakar” Alman Bundesbank modeli benimseniyor.

Dış ticaret politikasının belirlenmesi ve uygulanmasında üyesi olunan Dünya Ticaret Örgütü kural ve disiplinlerinin esas alınacağı söylenerek, çokça eleştirilen kapitalist küreselleşmenin bu başlıca kurumuna sahip çıkılıyor. Yeşil ve mor dönüşüm gibi umut veren kavramlara başvurulurken bunların açılımının daha çok Avrupa Birliği’nin çizdiği çerçevenin içinde kalması dikkat çekiyor.

Sanayinin alt sektörlerine ilişkin ayrıntılı öneriler sıralanırken, kamu öncülüğünde planlı bir sanayileşme hamlesi vizyonu göze çarpmıyor. Özetle 46 sayfalık bu bölümde ulusal ve uluslararası sermayeyi ürkütmemeye özen gösteren, anaakım iktisadın sınırlarını zorlamaktan kaçınan çekingen bir yaklaşımın egemenliği hissediliyor.

3- SOSYAL DEVLET:

Eğitim, sağlık, barınma, emeklilik, hatta enerjinin bir hak olarak nitelenmesi, genel olarak sosyal hizmetlerin hak temelinde tanımlanması metnin olumlu yanlarından biri. Ancak eğitim, sağlık, bakım gibi hizmetlerin piyasalaşmasından; insanların uzanabildiği hizmetin kalitesinde sınıfsal konumlarının belirleyici olması somut olgusundan hiç söz açılmıyor.

Bu bölümdeki; işsizlik sigortası fonundaki paranın işverenlere ödenmemesi, okullarda ücretsiz 1 öğün yemek ve ücretsiz içme suyu verilmesi, kapatılan devlet hastanelerinin yeniden açılması, YÖK’ün kaldırılması, üniversite rektörlerinin seçimle gelmesi gibi vaatler gayet yerinde adımlar.

Ama belki üzerinde en fazla durulması gereken konulardan biri “temel vatandaşlık geliri” bölümü. “Gerçekçi bir gelir testinin ardından yoksulluk sınırının altında kalan her birey bu destekten yararlanacaktır” ifadesi bu kavramın özüne aykırıdır. Gelir testi, yani yoksulluğun kanıtlanması gereği hem onur kırıcıdır hem de bu yöndeki bir araştırmanın ciddi bir maliyeti vardır. Halbuki vatandaşlık geliri, emek süreciyle doğrudan ilgili bir ödeme değil; kişinin sırf o ülkenin yurttaşı sıfatı taşımaktan, doğal kaynakları ve üretim potansiyelinin paydaşı olmaktan kaynaklanan bir haktır. Üretim sürecine katılacak bir potansiyel veya becerisi bulunmayanlara da bir nakit desteği sağlar. Bir geliri bulunanlara da vergi avantajı sunar.

Bu öneri yoksulluk sınırının altında kalanlara Aziz Çelik arkadaşımızın da gazetemizde vurguladığı gibi bir “asgari gelir desteği” niteliğindedir. Hatırlatalım 2008 programında benzer bir uygulama Brezilya’daki Bolsa Familia örneğinden hareketle “aile sigortası” olarak sunulmuş, sadece kırsal bölgelere yönelik bir “vatandaşlık gelirinden” söz edilmişti.

4- DIŞ POLİTİKA GÜVENLİK VE DİRENÇLİLİK:

Öncelikle programın çeşitli yerlerinde “çoklu kriz” kavramından söz ediliyor. Ancak bu kavram etrafında ayrıntılandırılan, içinde bulunduğumuz dönemin dünya panoramasının çizen, ABD-Çin arasında yükselen küresel hegemonya mücadelesini irdeleyen, oluşan çok kutuplu dünya düzlemindeki dinamikleri analiz eden, bu tip metinlerde görmeye alıştığımız bir dünya bölümü bulunmuyor. Emperyalizm kavramı çerçevesinde bir değerlendirmenin zaten beklentisi içerisinde bulunmadığımızı ayrıca belirtelim.

Aynı şekilde, Ortadoğu’daki gelişmeleri analiz eden, ülkenin çeşitli coğrafyalarında insan ve maddi kaynaklarını tüketme pahasına giriştiği maceraları gündeme getiren bir bölüme de rastlayamıyoruz. AB, NATO, Avrupa Konseyi gibi Batı İttifakı’nın çatı kuruluşlarında etkin olma gibi bir hedefi sağ-sol tüm merkez partilerin programlarında bulmak mümkün.

Kıbrıs konusunda da Kıbrıs Türk Toplumu’nun iradesini sahiplenme beyanı dışında nasıl bir çözüm önerildiğini öğrenemiyoruz. Türkiye’nin AKP döneminde orta büyüklükte bir güç olarak ağırlığını askeri varlığını tahkim etmeye, bu doğrultuda savunma sanayisine büyük yatırım yapmaya odaklanan zihniyeti oldukça tartışmalı, ülkeyi çeşitli risklere maruz bırakan bir pozisyondur. Savunma sanayisine ilişkin bölümün tınısı adeta bu stratejinin sahiplenildiği, ileri tanınacağı izlenimini veriyor.

Program metninin gözümüzü ısıran olumsuz noktalarını belki daha fazla öne çıkarmış olabiliriz. Program kurultayda coşkuyla kabul edildiğine göre örgüt tarafından benimsenmiş demektir. Bize de o zaman hayırlı olsun demek düşer. Zaten baştan sosyal demokrat bir partinin programında üretim araçlarının kapitalist mülkiyetine mücadele etmeye öngören, düzenin sömürüye dayanan karakterini ortadan kaldırma iddiası taşıyan bir belge bekleyemezdik. Gelgelelim toplumsal muhalefetin ana gövdesini oluşturan bir parti kendi solundaki güçlere, emek, kadın, gençlik ve çevre hareketine daha fazla heyecan verecek bir iddiayla ortaya çıkabilir, 19 Mart sonrası kazandığı ivmeyle sermaye çevrelerini biraz olsun kaygılandıracak bir rotaya girebilirdi. Demokrasi, hukuk, adalet alanlarında halkta karşılık bulan performansı, bizce ekonomi ve dış politika alanlarında CHP’ye daha fazla bir manevra alanı tanıyordu. Merkez sol partilerin programlarını hayata geçirmekteki güçlüklerini dünya örneklerinden biliyoruz. Ama en azından baştan niyetler biraz daha ileri bir noktada tutulabilirdi.

Tüm bu vurgular, aslında bugünün Türkiye’sinde sosyalist kesimlerin söyleyecek sözü olması gerektiğini, mevcut düzenle belli konularda köprüleri atma iddiasının, emek cephesinden daha ileri taleplerin karşılık bulacağı umudunu veriyor. CHP’nin de bileşeni olduğu toplumsal muhalefete bu noktaları benimsetmek şansımız da bulunuyor.